Resulullahın Ehlibeyti Hamseti Ali Aba
İki Büyük Emanetten En Önemlisip

Hz.Fatıma as ve Fedek Olayı

 
Bismillahirrahmanirrahim

FEDEK OLAYI

Halifenin seçimi için Sakife’de yapılan çekişme ve tartışmalar sona erdi ve neticede Hz.Ebubekir halife oldu. Ali (a.s) ise vefalı dostlarından oluşan bir grup ile hükümetten el çekti. Fakat o fikirlerin aydınlatılması ve insanlara gerçeğin bildirilmesinden sonra, vahdeti koruyabilmek için muhalefet kapısından girmedi. Ali (a.s) Kur’an kavramlarının tefsiri ve ta’limi, sahih hükümlerin verilmesi, kitap ehli alimleri ile tartışma gibi yollarla ferdi ve toplumsal görevlerini yerine getirmeye devam etti. Müslümanlar arasında İmam pek çok kemalata sahipti. Asla onun rakiplerinin bu kemalatı ondan almasına imkan yoktu. O Peygamber  (s.a.v)’in amcasının oğlu, damadı ve onun vasi ve halifesi idi. O şöhretli bir mücahit, İslam’ın büyük kahramanı ve fedakarı, nübüvvet ilminin kapısı idi. Hiç kimse onun İslam’daki önceliğini, geniş ilmini, Kur’an, hadis, dinin furu ve usulü ve ilahi kitaplar hakkındaki eşsiz bilgisini ve faziletini inkar edemezdi. Tüm bunlar yanında İmam (a.s)’ın ileride hilafet makamına güçlük çıkarabilecek olan özel bir imtiyazı vardı. Bu imtiyaz ise Fedek’in ona sağladığı iktisadi güç idi. Bu sebepten hilafet makamı, bu gücü Hz. Ali (a.s.)’ın elinden almayı uygun gördü. Zira bu imtiyaz, imamdan alınması mümkün olmayan imtiyazlardan değildi.

 

Fedek’in Özellikleri

Hayber’in yakınlarında olan, Medine’den yaklaşık 140 km. gibi bir mesafe bulunan ve Hayber kalelerinden sonra Hicaz Yahudilerinin yeri sayılan bol, verimli ve müreffeh köye Fedek deniyordu.[1]

Resul-u Ekrem (s.a.v) Hayber, Vadi'ul-Gurra ve Tima’daki Yahudi güçlerini yok ettikten sonra Medine’nin kuzeyinde bulunan büyük araziyi İslam askerleri ile doldurdu ve bu topraklar üzerindeki Yahudilerin kudretlerini kaldırmak için Muhit adındaki bir elçiyi, Fedek’in ileri gelenlerinin yanına gönderdi. Zira bu topraklar İslam ve Müslümanlar aleyhine tehlike oluşturuyordu. Bu köyün reisi olan Yuşa ibni Nun, sulh ve teslim olmayı, savaşmaya tercih etti ve oranın sakinleri, her yılki mahsullerinin yarısını Peygambere vermeye, Artık İslam bayrağı altında yaşamaya ve Müslümanlar aleyhine entrika çevirmemeye söz verdiler. İslam’da, askeri savaş yolu ile alınan topraklar, tüm Müslümanları ilgilendirir ve bu toprakların idaresi din hakimlerine aittir. Fakat savaşılmadan ele geçirilen topraklar, Peygamberi ve ondan sonraki imamı ilgilendirir. Ve bu gelir, İslam kanunlarında belirtildiği şekilde bazı özel durumlarda kullanılır. Bu özel durumlardan biri de, Peygamber (s.a.v) ve imamın kendi yakınlarının yasal ve meşru ihtiyaçlarını şerefli bir şekilde karşılaşmayabilmeleri içindir. Nitekim Kur’an şöyle buyuruyor:

مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

“Ey iman edenler! Onların mallarından, Allah'ın peygamberine verdiği şeyler için siz ne at ve ne de deve sürdünüz; fakat Allah peygamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah her şeye Kadir'dir. Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir.”[2]

Fedek, Peygamber’in Kızına Verdiği Bir Hediye İdi

Şii müfessir ve hadisçileri ile bazı Ehl-i Sünnet alimleri şöyle yazmaktalar: “Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.”[3] ayeti nazil olunca Peygamber (s.a.v) kızı Fatıma (a.s)’ı yanına çağırdı ve Fedek’i ona bağışladı.” [4]

Bu olayı Peygamber  (s.a.v)’in yakın ashabından biri olan Ebu Said el-Hudri nakletmiştir.

Tüm Şii ve Sünni müfessirler, bu ayetin Peygamber  (s.a.v)’in akrabaları hakkında indirdiğini ve “Zi’l-kurba” için Peygamber  (s.a.v)’in kızının en açık örnek olduğunu kabul etmektedirler. Hatta Şamlı bir şahıs, Hz. Ali ibni Hüseyn Zeyn’el-Abidin’den kendisini tanıtmasını isteyince kendisini Şamlılara tanıtmak için yukarıdaki ayeti okudu. Bu konu Müslümanlar arasında o kadar bilinmiyordu ki bu Şamlı şahıs, tasdik edercesine başını sallayarak şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v) ile aranızda özel bir yakınlık ve akrabalık bağınız olma sebebiyle Allah, Peygamber  (s.a.v)’e size hakkınızı vermesini emretmiştir.”[5]

Özetle, bu ayetin Hz. Zehra ve onun evlatları hakkında nazil olduğu konusunda tüm Müslümanlar aynı fikirdedir. Bu ayet nazil olduğu zaman Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’i kızına bağışladığını da tüm Şii alimleri ile bazı Sünni alimleri kabul etmektedirler.

 

Peygamber (s.a.v) Neden Fedek’i Kızına Bağışladı?

Peygamber (s.a.v) ve hanedanının hayatının açıkça gösterdiği ve hepimizin de bildiği gibi onların asla dünyaya ve dünya malına karşı bir alakaları olmamıştır. Fakat bununla birlikte Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’i kızına bağışladığını ve burayı Hz. Ali (a.s.)’ın hanedanına tahsis ettiğini görüyoruz. Burada  insanın aklına şöyle bir soru geliyor: “Öyle ise Peygamber (s.a.v) Fedek’i neden kızına bağışladı? Bu soruya cevab olarak aşağıdaki maddeler zikredilebilir:

1-Peygamber  (s.a.v)’in vefatından sonra Müslümanların rehberliği Peygamber  (s.a.v)’in tasrih ettiği şekilde Hz. Ali’nin hakkıydı. Böyle bir makamın ise yüklü bir hazineye ihtiyacı vardı. Ali (a.s) hilafet makamına bağlı olan işlerin idaresinde Fedek’ten elde edilen geliri en iyi şekilde kullanabilirdi. Peygamber  (s.a.v)’in bu fikrinden haberdar olan hilafet makamı ise daha ilk günlerinde hiç vakit kaybetmeden Fedek’i Peygamber  (s.a.v)’in hanedanının elinden aldı.

2-Peygamber  (s.a.v)’in ailesinin, yani onun biricik kızı ve gözünün nuru olan Hasan ve Hüseyin (a.s)’ın, Peygamber  (s.a.v)’in ölümünden sonra şerefli bir biçimde yaşayabilmeleri ve Resulullah’ın ve onun ailesinin onur ve haysiyetinin mahfuz kalması için Peygamber (s.a.v) Fedek’i kızına bağışladı.

3-Peygamber (s.a.v) bazı kimselerin Hz. Ali’ye karşı kalplerinde kin ve nefret beslediklerinden haberdardı. Zira onların akraba ve yakınlarının pek çoğu cihad meydanlarında Hz. Ali (a.s.)’ın kılıcı ile öldürmüştü. Bu kimselerin kalplerindeki kini arıtmanın bir yolu da mali yardımlar ile  onları kendisine çekmesi ve aynı zamanda tüm yoksul ve acizlere yardım etmesi idi. Böylece o hilafet yolu üzerindeki tüm duygusal engelleri ortadan kaldırmış olacaktı.

Peygamber (s.a.v) her ne kadar zahirde Fedek’i Hz. Zehra’ya bıraktıysa da buranın geliri, kendi zaruri ihtiyaçlarını karşılaması ve bu geliri İslam ve Müslümanların yararına harcaması için velayet sahibinin elinde idi.

 

Fedek’in Geliri

Tarihe bakıldığında yukarıda zikrettiğimiz üç sebep insanın zihninde daha da kuvvetlenmektedir. Zira Fedek bol verimli bir yerdi ve Hz. Ali (a.s.)’ın hedeflerine ulaşmasında ona büyük yardımı ve faydası olabilirdi. Meşhur tarihçi Halebi şöyle yazıyor:

“Ebubekir, Fedek’in, Hz. Peygamber  (s.a.v)’in kızının elinde kalmasına razı idi. Hatta o Hz. Fatıma’nın bu mülkiyetini bir belge ile tasdik etmişti. Fakat Ömer, bu belgenin Hz. Fatıma’ya verilmesine engel oldu ve Ebubekir’e şöyle söyledi: “Yarın Fedek’in getirdiği gelire çok ihtiyacın olacak. Zira müşrik Araplar, eğer Müslümanlar aleyhine kıyam ederse, savaş için gerekli olan masrafı nereden karşılayacaksın?” [6]

Bu cümleden açıkça anlaşılıyor ki: Fedek’in geliri savaş masraflarını karşılayacak kadar çoktu. Bu yüzden Peygamber  (s.a.v)’in bu iktisadi gücü Hz. Ali’ye bırakması gerekliydi. İbni Ebi’l-Hadid şöyle diyor: “Ben İmamiye mezhebinden olan alimlerden birine Fedek hakkında şöyle söyledim: “Fedek köyü o kadar da büyük değildi. İçinde sadece birkaç hurma ağacının bulunduğu küçük bir arazinin o derece ehemmiyeti yoktu ki Fatıma’nın muhalifleri ona tamah etsinler.” O bana şöyle cevap verdi: Sen bu konuda yanlış düşünüyorsun. Orada bulunan hurma ağaçlarının sayısı şimdi Kufe’de bulunan hurma ağaçlarından daha az değildi. Bu verimli toprakların, Peygamber  (s.a.v)’in ailesinin elinden alınmasının tek sebebi Emir’el Müminin (a.s)’ın buranın gelirini hilafet makamı ile mücadele etmek için kullanmasını engellemekti. Onlar sadece Fatıma’yı Fedek’ten mahrum etmediler, tüm Haşimoğulları’nı ve Abdulmuttalib’in evlatlarını yasal haklarından (ganimetlerin humsundan) nasipsiz kıldılar. Sürekli zaruri ihtiyaçlarını karşılama durumunda olan ve muhtaç kalan kimseler, asla akıllarında hakim sınıfla ile savaşma fikrini besleyemezler. [7]

İmam Musa İbni Cafer (a.s), Fedek’in sınırlarını bir hadiste şöyle belirliyor:

“Fedek, bir taraftan Adn, bir taraftan Semerkant, bir taraftan Afrika ve bir taraftan denizler, adalar ve Ermenistan...ile çevriliydi.”[8]     

Hayber’in bir bölümü olan Fedek’in sınırları kesinlikle böyle değildi. İmam Kazım’ın buradaki maksadı şuydu: “Onlardan gasp edilen tek yer Fedek değildi. Hakikatte dört tarafı İmam Kazım tarafından tayin edilmiş olan büyük İslam topraklarının hakimiyeti Ehl-i Beyt’ten alınmıştı.”

Kutbuddin Ravendi şöyle yazıyor:

“Peygamber (s.a.v) Fedek’i yirmi dört bin dinara kiraladı. Bazı hadislerde bu miktar yetmiş bin dinar olarak nakledilmiştir. Bu konudaki ihtilaf Fedek’in her yılki gelirinin farklı olmasındandır. Muaviye hilafete geçtiğinde Fedek’i üç kişi arasında paylaştırdı. O Fedek’in üçte birini Mervan İbn-i Hakem’e, aynı oranda olan diğer bölümünü Amr İbn-i Osman’a ve üçüncü bölümünü ise oğlu Yezid’e verdi. Mervan, hilafete geçtiği vakit de buranın tamamına el koydu.” [9]

Bu tip bir paylaştırmadan açıkça görünen şu: Fedek, göz alıcı bir yerdi. Muaviye, burayı büyük kabilelerin reisleri olan üç kişi arasında taksim etmişti. Hz. Fatıma, Ebubekir ile Fedek hakkında konuşup ona iddiasının doğru olduğu hakkında deliller getirdiğinde Ebubekir, Peygamber  (s.a.v)’in kızına şöyle cevap verdi: “Fedek, Peygamber  (s.a.v)’in şahsi malı değildi. O tüm Müslümanlara aitti. Peygamber (s.a.v) her halükarda Fedek’in geliri ile ya orduyu donatıp düşman üstüne gönderdi, ya da bunu Allah yolunda harcadı. [10]

Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’in gelirini bir orduyu donatmada kullanması veya bu geliri Haşimoğulları, yoksullar ve acizler arasında paylaştıracak olması Hayber’in bir kısmı olan Fedek’in gelirinin çok olduğunu göstermektedir. Ömer, Arap yarımadasını Yahudilerden temizleme kararı aldığında, onlara topraklarını İslam devletine bir bedel karşılığında teslim etmeleri ve Fedek’i boşaltmaları için bir duyuru yaptı. Peygamber  (s.a.v.) daha ilk günden topraklarının yarısını Peygamber’in kendisine bırakmaları karşılığında Fedek Yahudileri ile bir anlaşma yapmıştı. Bu yüzden Halife, kıymet konulduktan sonra değerini Yahudilere vermesi için İbn-i Teyhan, Fervet, Habbab ve Zeyd İbn-i Sabit’i Fedek’e gönderdi. Bu şahıslar Yahudilerin payını ellibin dirhem olarak belirlediler ve Ömer, bu meblağı Irak’tan elde edilen maldan ödedi.” [11]

 

Fedek’e El Konulmasının Sebepleri

Peygamber  (s.a.v)’in ashabından olan bir grubun Ebubekir’in hilafetini kabul etmesi onun için ilk zaferdi ve neticede Ensarın en güçlü kabilelerinden olan Hazrec kabilesi diğer bir kabilenin muhalefeti karşısında mücadeleden el çekti. Başlarında Hz. Ali (a.s.)’ın olduğu Haşimoğulları ise önceden zikrettiğimiz sebeplerden insanları aydınlattıktan sonra devlet ile silahlı bir çatışmaya girmekten ve kıyam etmekten uzak durdular. Fakat Medine’de sağlanan bu zafer ve başarı hilafet için yeterli değildi. Tüm bunların yanında Mekke’nin de himayesine ihtiyaç vardı. Özellikle de Ebu Süfyan’ın onayının ve te’yidinin beklentisi içindeydiler. Zira Peygamber  (s.a.v)’in ölüm haberi Mekke’ye geldiği zaman Mekke’nin komutanı olan yirmi küsur yaşlarındaki Attab İbn-i Useyd İbn’il As, Peygamber  (s.a.v)’in ölüm haberini halka duyurmasına rağmen onun halifesi hakkında kimseye bir açıklama yapmadı. Bu iki olay da, aynı zamanda gerçekleştiği için birinin duyulup da diğerinin duyulmamasına imkan yoktur. O halde Mekke komutanının bu konudaki sessizliği, Beni Ümeyye’nin reisi olan Ebu Süfyan’ın onayını ve görüşünü öğrenip ona göre davranmaktan başka bir şey için değildi.

Bu hakikatler yanında, halife hilafetini devam ettirebilmek için hilafetine muhalif olan grupları, kendisine cezb etmek zorunda olduğunu derk etti. Dikkati ve rızayeti celb edilmesi gereken etkili kişilerden biri de Ümeyye oğullarının reisi olan Ebu Süfyan’dı. Zira o, Ebubekir’in hilafetine tamamen karşıydı ve Ebubekir, o hilafet makamına oturunca Ebu Süfyan itiraz ederek şöyle demişti: “Ebu Fuzeyl’den bize ne?” Aynı zamanda Medine’ye gidip Hz. Ali ve Abbas’ı, silahlı kıyama davet eden kişi de Ebu Süfyan’dı. O Hz. Ali‘ye bu konuda şöyle demişti: “Ben Medine’yi süvari ve piyadeler ile dolduracağım. Siz kalkıp kıyam edin ve idareyi ele geçirin.

Ebubekir, Ebu Süfyan’ı susturmak ve onu kendisine çekmek için onun yanında getirdiği mallara hiç el sürmeden yine ona bağışladı. Hatta Ebubekir bununla da yetinmeyerek Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye’yi Şam’ın valisi olarak atadı. Ebu Süfyan, oğluna bu makamın verildiğini duyunca şöyle dedi: “Ebubekir akraba bağlılığını sürdürdü.”[12] Oysa ki, önceden Ebu Süfyan, Ebubekir ile arasında bir bağ olduğundan hiç bahsetmemişti.

Ebu Süfyan gibi satın alınabilir şahısların sayısı bu sayfalara sığmayacak kadar fazladır. Hepimiz biliyoruz ki, Beni Saide’de Ebubekir’e biat edilmesi olayında Muhacirler orada değillerdi. Muhacirlerden sadece üç kişi, yani 2. Halife, Amr ve Ubeyde bu olayda bulunmuştu. Böyle bir ortamda muhacirlerin halifesi olması ve biat alması, bazı grupları tahrik etti. Bu yüzden halifenin onları yatıştırması ve onlara bir takım yardımlarda bulunması gerekliydi. Böyle olduğu taktirde Ensar, özellikle de daha ilk günden halifeye biat etmeye razı olmayıp Beni Saide’yi terk eden Hazrecliler, halifeye muhabbet ve alaka duyabilirlerdi.

Hz.Ebubekir, sadece erkekleri satın alıp, onları kendi tarafına çekmekle kalmayıp, kadınları etrafına toplayabilmek için de bir takım bağışlar ve harcamalarda bulunmuştu. Zeyd ibni Sabit, Beni Adiyy kabilesinden olan bir hanıma Ebubekir’den bir bağış getirdiğinde o kadın bunu ne olduğunu sordu. Zeyd şöyle cevap verdi: “Bu halifenin kadınlar arasında taksim ettiği bir bağıştır.” Bu kadın kendisine verilen bu bağışın bir tür dini rüşvet olduğunu fark edince Zeyd’e şöyle dedi: “Dinimi satın almak için mi bana rüşvet veriyorsunuz? Allah’a and olsun ki, ben ondan bir şey kabul etmiyorum.” [13]

 

Hükümetin Bütçesinin Azalması

Peygamber (s.a.v), hastalandığı dönemde elinde olan tüm malı taksim etti. Bu yüzden beytülmalde bir şey yoktu. Peygamber  (s.a.v)’in elçileri onun ölümünden sonra az miktardaki malları ya da kendileri Medine’ye getiriyorlardı, ya da bunu güvenilir kimseler ile Medine’ye gönderiyorlardı. Fakat bu az miktardaki gelir, muhalifleri satın almak niyetiyle büyük masraflar yapmak isteyen hükümet için yeterli değildi. Diğer taraftan etraftaki kabileler muhalefet bayrağı açıp, halifeye zekatlarını vermeye razı olmadılar. Böylece de hükümetin iktisadi düzenine bir başka darbe daha vurulmuş oldu. Bu yüzden halife, hükümetin bütçesini temin edebilmek için oraya buraya el uzatıp, bazı mallara el koymaktan başka çare bulamadı. Bu iş için de Fedek’ten daha uygun bir yer yoktu. Sadece Ebubekir tarafından  Peygamber (s.a.v)’den (s.a.v)  nakledilen bir hadis üzere Fedek’i Hz. Zehra’dan gasp ederek burayı hükümetinin temellerini sağlamlaştırmak için kullandı. Bu uydurma hadis şuydu: “Biz peygamberler miras bırakmayız.”

Ömer ise şu hakikati itiraf ederek Ebubekir’e şöyle dedi: “Yarın Fedek’ten elde edilen gelire çok ihtiyacın olacak. Zira eğer müşrik Araplar, Müslümanlar aleyhine kıyam ederlerse, ordu için gerekli olan masrafları nereden karşılayacaksın. “ [14] Halife ve onun hemfikirlerinin amelleri ve kelamları da buna şahittir.

Nitekim Hz. Fatıma’ya da hakkı olan Fedek’i  istediği zaman şöyle demişti: “Peygamber, sizin zaruri ihtiyaçlarınızı ondan temin ediyor, geri kalanını da Müslümanlar arasında taksim ediyordu. Peki sen bu gelir ile ne yapacaksın?”

Peygamber  (s.a.v)’in sevgili kızı şöyle buyurdu: “Ben onun yolunu takip ederek bu gelirden geri kalanı Müslümanlar arasında taksim edeceğim. “ Hz. Fatıma, halife için bahane yolunu kapatmış olmasına rağmen o şöyle dedi: “Ben de aynı babanın yaptığını yapacağım. “[15]

Eğer halifenin Fedek’e sahip olmaktaki hedefi sadece ilahi hükmü yerine getirmek, yani bu gelir ile Peygamber  (s.a.v)’in ailesinin zaruri ihtiyaçlarını karşılayıp geri kalanı Müslümanlar arasında taksim etmek olsaydı, bu işi onun yapmasıyla, Peygamber  (s.a.v)’in kızının ve onun Kur’an’a göre tüm günah ve hatalardan korunmuş olan sevgili eşinin yapması arasında ne fark vardı? O halde halifenin, Fedek’in gelirine sahip olmaktaki ısrarı, onun bu gelir ile hükümetinin temellerini sağlamlaştırmak arzusunda olduğunun kanıtıdır.

 

Fedek’e Sahip Olmaktaki Diğer Bir Neden

Fedek’e sahip olmak istemesinin diğer bir sebebi de önceden de zikredilmiş olduğu gibi, Hz. Ali (a.s.)’ın iktisadi kuvvetinden korkulmasıydı. İmam (a.s) rehberliğin tüm şartlarını taşıyordu. Zira onun ilmi, takvası, İslam’daki ilkliği, Peygamber (s.a.v) ile olan yakın bağı ve Peygamber  (s.a.v)’in onun hakkındaki vasiyetleri inkar edilemezdi. Bu şartlara ve mali kudrete sahip olan bir şahıs, eğer hilafet makamı ile rekabete girişmek isterse, bu hilafet makamı için büyün bir tehlike oluştururdu. Bu durumda Hz. Ali (a.s.)’ın sahip olduğu bu faziletlerin ve imkanların onun elinden alınması ve inkar edilmesi mümkün olmadığına göre yapılacak tek şey, onun iktisadi kuvvetini yok etmekti. Onlar Peygamber (s.a.v) ailesinin ve Hz. Ali (a.s.)’ın durumunu zayıflatmak için Fedek’i gasbettiler ve Peygamber  (s.a.v)’in ailesini kendilerine muhtaç ettiler. Bu hakikat, Ömer’in Ebubekir ile olan konuşmasında açıkça görüşülür. O Ebubekir’e şöyle demişti: “İnsanlar dünyanın kullarıdır ve onların bundan başka da hedefleri yoktur. Sen humus ve ganimetleri Ali (a.s)’dan al ve Fedek’i onun elinden çıkar ki, insanlar onun elinin boş olduğunu görünce sana döneceklerdir.”[16]

Bu konudaki diğer bir delil ise, hilafet makamının Peygamber  (s.a.v)’in hanedanını sadece Fedek’ten mahrum bırakmakla kalmayıp Kur’an-ı Kerim’de tasrih edildiği şekilde, Peygamber  (s.a.v)’in ailesine verilmesi gereken savaş ganimetlerinin beşte birinden de onları mahrum kılmış, Peygamber  (s.a.v)’in ölümünden sonra onun ailesine bu yoldan ele geçen bir dinarı bile ödememişlerdi. Halbuki Kuran şöyle buyurmaktadır:

وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا غَنِمْتُم مِّن شَيْءٍ فَأَنَّ لِلّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ إِن كُنتُمْ آمَنتُمْ بِاللّهِ وَمَا أَنزَلْنَا عَلَى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Ve iyice bilin ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeyin mutlaka beşte biri Allah’ın ve Peygamber’in ve yakınların ve yetimlerin ve yoksulların ve yolda kalmışlarındır.”[17]

Tarih yazarları, genellikle Hz. Fatıma’nın Ebubekir ile ihtilafının sadece Fedek konusu üzerinde olduğunu sanmaktadırlar. Oysa ki, Hz. Fatıma, üç konuda halifeye muhalefet etmişti.

1-Peygamber  (s.a.v)’in ona bağışladığı Fedek,

2-Peygamberden (s.a.v) kendisine bırakılan miras,

3-Kur’an’ın tasrihine göre ganimet humsunun masraflarından biri olan Peygamber (s.a.v) ailesinin payı.

Ömer şöyle diyor: “Hz. Fatıma, halifeden Fedek’i ve Peygamber (s.a.v) ailesinin payını istediğinde halife bunları ona vermedi.”

Enes İbn-i Malik şöyle diyor: “Fatıma (a.s), halifenin yanına geldi ve Peygamber (s.a.v) ailesinin payı olarak tayin edilmiş olan humus hakkındaki ayeti okudu. Halife ise şöyle dedi: “Senin okuduğun Kur’an’ı ben de okuyorum. Asla yakınların hakkı olan payı size veremem. Ama bununla sizin zaruri ihtiyaçlarınızı karşılamaya ve geri kalanı Müslümanlar arasında taksim etmeye hazırım.”

Hz. Fatıma şöyle cevap verdi: “Allah’ın hükmü bu değil. Humus ayeti nazil olduğunda Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: “Muhammed hanedanının müjde olsun. Allah (fazlı ve keremiyle) onları güçlü ve zengin kıldı.”

Halife dedi ki: Ben, Ömer ve Ebu Ubeyde’ye danışacağım. Eğer onlar da senin bu görüşünde muvafakat ederlerse, bu payı sana vereceğim.

O ikisinden sual olduğunda onlar halifeyi te’yid ettiler. Hz. Fatıma ise, bu duruma çok şaştı ve onların bu konuda hemfikir olduklarını anladı.” [18]

Halifenin bu konudaki davranışı açık bir hüküm karşısında içtihat etmekten başka bir şey değildi. Kur’an-ı Kerim, kamilen açık bir dil ile ganimet humsunun bir kısmının Peygamber  (s.a.v)’in ailesine ait olduğunu beyan etmesine rağmen, halife bu konuda Peygamber (s.a.v)’den bir şey duymadığı bahanesiyle bu ayeti tefsir ederek şöyle demiştir: “Peygamber  (s.a.v)’in ailesine zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri oranda pay verilmeli ve geri kalan meblağ da Müslümanların yararına harcanmalıdır.” Onların tüm bu telaş ve çabaları, sadece İmam (a.s)’ı dünya malından nasipsiz kılarak onu kendilerine muhtaç etmek, böylece İmam (a.s)’ın kendi hükümetleri aleyhinde kıyam etmesini önlemekti. Şii fıkhında, Peygamber  (s.a.v)’in Ehl-i Beyt’inden bize ulaşan rivayetlerin de şahitliğine göre, Peygamber (s.a.v) ailesinin humustaki payları onların şahsi malları değildi. Ve eğer Kur’an-ı Kerim’de böyle bir pay verilmişse, bu pay Peygamber (s.a.v)’den sonra imamet makamına sahip olacak kişi hakkındaydı. Bu yüzden ganimet humsunun yarısı olan; Allah Peygamber  (s.a.v) ve onun ailesinin paylarının, Peygamber  (s.a.v)’in akrabası ve yakınını, aynı zamanda da Müslümanların rehberi ve önderi olan kişiye verilmesi ve bunun o kişi tarafından harcanması gerekmektedir. Halife, Hz. Fatıma’nın bu payı “Peygamber (s.a.v) ailesi”nin reisi olan Hz. Ali’ye ulaştırmak istediği, böylece de Hz.Ali’nin bu geliri Müslümanlar yararına harcayacağı onlarca da biliniyordu. Bu ünvana sahip olan kişi ise Hz. Ali (a.s)’dan başka kimse değildi. Ve böyle bir payın Hz. Ali’ye verilmesi ise, hilafetten çekilme ve onun imamlığını kabul etme anlamına geliyordu. Bu yüzden halife, Hz. Fatıma’ya şöyle dedi: “Asla Peygamber (s.a.v) ailesinin payını size vermeyeceğim. Ben bu pay ile sizin zaruri ihtiyaçlarınızı karşılayıp geri kalanı Müslümanların yararı için harcayacağım.”

 

Fedek, Zıt Görüşler Arasında

Daha hilafetin ilk günlerinde Fedek’e el konması ve Peygamber  (s.a.v)’in kızı olan Hz. Fatıma’nın malının gasbedilmesi; şüphesiz hilafet makamının güçlenmesi ve gerçek halifenin dünya malından nasipsiz kılınması içindi. Fakat sonradan İslami hükümetin gelişmesi ve büyük fetihler sonucunda Müslümanların hükümet merkezine adeta servet seli akıtması ile hilafet makamı kendisini artık Fedek’in gelirine muhtaç görmedi. Diğer bir taraftan geçen zaman, İslam camiasında halifelerin hükümetlerinin temelleri öylesine sağlamlaştırmıştı ki, artık kimse gerçek halife ve mü’minlerin emiri olan Hz. Ali (a.s.)’ın Fedek’in geliri ile muhalefet etme fikrine düşeceğini sanmıyordu. Diğer halifeler zamanında Fedek’in müsadere edilmesinin ilk sebebi olan hilafet makamının mali yönden takviye edilmesi olayı, tamamen ortadan kalkmış olmasına rağmen, Peygamber (s.a.v) ailesinin iradesi altında olması gereken Fedek ve onun geliri, her halifenin kendi malı sayılıyor ve bundan istifade ediliyordu. Peygamber (s.a.v) ailesi ile manevi bağını kamilen kesmiş olanlar, Fedek’i gerçek sahiplerine vermekten şiddetle kaçındılar ve onu hükümetin malına dahil edip, ya bu geliri kendi zimmetlerine geçirdiler, ya da dostlarından birine verdiler.

Fakat Peygamber (s.a.v)’in ailesine karşı az çok bir alaka ve muhabbet besleyen bazı kimseler, zamane siyasetinin icab ettiği bazı nedenlerle bir süre Fedek’i, Fatıma’nın evlatlarına bırakmışlardır. Bu yüzden Fedek’in hiçbir zaman güvenli ve sabit bir durumu olmamış; sürekli zıt görüşlü ve muhtelif hedefli grupların çekişmesi arasında kalmıştır. Bu mülk, bazen gerçek sahiplerine bırakılmışsa da arkasından yine müsadere edilmiştir. Bu yüzden Fedek, her zaman İslam’ın hassas ve karmaşık meselelerinden biri olmuştur. Halifelerin zamanından Hz. Ali (a.s.)’ın zamanına kadar Fedek’in sabit bir durumu olmuştur. Buranın gelirinden küçük bir pay, Peygamber (s.a.v) ailesinin zaruri ihtiyaçları için sarf edilirken, geri kalan pay, tıpkı diğer kamu malları gibi halifenin istediği şekilde kullanılıyordu. Fakat Muaviye başa geçtiği zaman, burayı üç kişi arasında taksim etti. Bu üç kişi; Mervan, Amr İbn-i Osman İbn-i Affan ve kendi oğlu Yezid idi. Fedek elden ele dolaşarak sonunda Mervan İbn-i Hakem’in malı oldu. O burayı halife olduğu zaman tamamen satın aldı ve oğlu Abdülaziz’e hediye etti, ya da ona miras bıraktı. Ömer ibn-i Abdulaziz başa geçtiğinde, Beni Ümeyye’nin İslam camiasına sürdüğü kara lekeleri temizleme kararı aldı ve Peygamber (s.a.v)’in ailesine duyduğu alaka ile Fedek’i asıl sahibi olan Hasan İbn-i Ali’ye diğer bir rivayete göre ise burayı Hz. Seccad’a vermişti.[19] O Medine valisi olan Ebubekir İbn-i Amr’a bir mektup yazarak Fedek’in Fatıma’nın evlatlarına verilmesini istedi. Medine’nin valisi ise ona cevabın şöyle bir mektup gönderdi: “Fatıma’nın Medine’de o kadar çok evladı var ki, onların hepsi ayrı aileler halinde yaşıyorlar. Ben Fedek’i onlardan hangisine vereyim.” Ömer İbn-i Abdulaziz bu mektubu okuyunca çok üzüldü ve Medine’ye şöyle bir mektup daha gönderdi: “Ben eğer senden bir ineği öldürmeni istesem sen tıpkı İsrailoğulları gibi hangi renk olsun diye mi soracaksın? Mektubum senin eline ulaştığı vakit Fedek’in Fatıma’nın evlatları arasında taksim et” Beni Ümeyye’nin dallarını oluşturan halifenin yanındakiler, halifenin bu adaletinden dolayı çok öfkelenip şöyle dediler: “Sen bu amelin ile atalarını hatalı gösteriyorsun?” Çok geçmeden Ömer İbn-i Kays bir grupla birlikte Kufe'den Şam’a gelip halifeyi tenkid etti.

Halife ise onlara şöyle cevap verdi: “Sizler cahil ve bilgisizsiniz. Benim bildiklerimi sizler de duydunuz. Fakat unuttunuz. Zira benim üstadım olan Ebubekir ibni Muhammed Amr ibni Hazm, babasından o da ceddinden, o  da  Peygamber (s.a.v)’den şöyle naklediyor: “Fatıma benim bedenimin bir parçasıdır. Onu inciten beni incitir, onu hoşnut eden beni de hoşnut eder” Fedek halifeler zamanında hükümetin malı sayılıyordu. Sonra da Mervan’a geçti. O da burayı babam Abdülaziz’e bıraktı. Babamın ölümünden sonra ben ve kardeşlerim burayı miras edindik. Fakat kardeşlerim Fedek’teki paylarını ya bana sattılar ya da bağışladılar. Ben de burayı tıpkı Peygamber  (s.a.v)’in hadisine göre Fatıma’nın evlatlarına bıraktım.”

Ömer ibni Abdülaziz’in ölümünden sonra Al-i Mervan başa geçince babalarının tam aksine hareket ederek Fedek’e el koydular ve Peygamber (s.a.v) ailesini buranın gelirinden tamamen mahrum bıraktılar.

Emevi hükümetinin yok olup Abbasi hükümetinin kurulmasından sonra ilk Abbasi hükümeti olan Seffah, Fedek’i Abdullah ibn’il-Hasan’a geri verdi. Fakat ondan sonra Mansur buraya tekrar el koydu. Mansur’un oğlu olan Mehdi, babasının yolunu izlemeyerek Fedek’i Fatıma’nın evlatlarına verdi. Mehdi’nin ölümünden sonra onun oğulları olan Musa ve Harun, birbiri ardınca halife oldular ve Fedek’i Peygamber (s.a.v) ailesinden alarak kendileri sahiplendiler. Ta ki Harun’un oğlu Me’mun başa geçinceye kadar bu böyle devam etti.

Me’mun bir gün halkın şikayetlerini bertaraf edebilmek için oturmuş kendisine yazılan mektupları okuyordu. Onun okuduğu ilk mektup, kendisini Fatıma’nın vekili olarak tanıtan bir şahıs tarafından gönderilmişti ve Fedek’in nübüvvet ailesine geri verilmesini istiyordu. Halife bu mektubu okuyunca gözleri doldu ve bu mektubu yazanların huzuruna getirilmesi için emir verdi. Bir müddet sonra yaşlı bir adam halifenin yanına geldi ve onunla Fedek hakkında münazara etti. Bu konuşmalar sonunda Me’mun kani oldu ve Medine’nin valisine Fedek’in Hz. Zehra’nın evlatlarına verilmesi için resmi bir mektup gönderdi. Fedek’in Peygamber  (s.a.v)’in ailesine geri verilmesi bütün Şiileri mutlu etti. Di’bil-i Huzzai bu konuda bir kaside okumuştur. Bu kasidenin ilk beytinin tercümesi şöyledir:

“Zamanın yüzü güleç oldu. Zira Me’mun Fedek’i 

(asıl sahipleri olan) Haşim oğullarına geri verdi.”[20]

210 yılında Me’mun’un bu konuda Medine valisi olan Kayyim İbn-i Cafer’e gönderdiği mektubun hülasası şöyledir:

Emir’el-Mü’minin’in Allah’ın dininde ve İslami hilafetteki durumu ve nübüvvet ailesine olan yakınlığı sebebiyle Peygamber  (s.a.v)’in sünnetine riayet edecek ve onun diğerlerine bağışladığını icra edecek en layık insandır.  Peygamber (s.a.v) Fedek’i, Kızı Hz. Fatıma’ya bağışladı. Bu konu o kadar açıktır ki, Peygamber  (s.a.v)’in evlatlarının bunda hiçbir ihtilafları yoktur ve onlardan daha üstün olan bir kimse de bunun aksini iddia etmemiştir. Bu yüzden Mü’minlerin emiri olan Me’mun, Allah’ın rızasını kazanmak ve hakkı icra ederek adaletle davranmak için, Peygamber  (s.a.v)’in hükmüne göre Fedek’i onun varislerine bırakmıştır.”

Bu nedenle Me’mun, tüm yazarlara ve tarihçilere bu olayı kitaplara kaydetmeleri için emir verdi. Peygamber  (s.a.v)’in ölümünden sonra ne zaman hac merasiminde “Peygamber (s.a.v)’den bir sadaka, bağış veya söz iddia eden kimse varsa, bizi haberdar etsin” diye bir ilan yapılınca gelenleri Müslümanlar kabul eder, istediğini verirlerdi. O halde Peygamber  (s.a.v)’in kızının sözü de kesinlikle tasdik ve te’yid edilmelidir. Mü’minlerin  emiri, Mübarek Taberi’ye Fedek’i Hz. Fatıma’nın evlatlarına vermesi için emir verdi. O Fedek’i içinde bulunan her şeyle birlikte (zahireler, hizmetçiler vb.) Muhammed İbn-i Yahya İbn-i Hasan İbn-i Zeyd İbn-i Ali İbni’l-Hüseyn ve Muhammed İbn-i Abdullah ibn-i Hasan İbn-i Ali ibni’l-Hüseyn’e verdi. Bil ki mü’minlerin emiri, bu iş için Allah'tan ilham aldı ve Allah onu bu işe muvaffak etti ki, böylece Allah ve Peygamber  (s.a.v)’ine yakınlaşsın. Bu emri yanındaki herkese ulaştır ve Fedek’in gelişmesi ve gelirinin artması için çalış.[21]

Mütevekkil başa geçinceye kadar Fedek, Hz. Zehra’nın evlatlarının elinde kaldı. Mütevekkil, risalet ailesinin azılı düşmanlarından biriydi. O Fedek’i Hz. Zehra’nın evlatlarının elinden alarak Abdullah İbn-i Ömer’e verdi. Fedek’te Peygamber  (s.a.v)’in mübarek elleri ile diktiği on bir tane hurma ağacı vardı. Müslümanlar, hac merasiminde bu ağacın meyvelerini teberrük ünvanıyla ağır bir para karşılığında alıyorlardı. Bu nübüvvet ailesine yakışır bir yardımdı. Abdullah bu duruma çok kızdı. Bu yüzden Beşiran adındaki bir şahsı, bu ağaçları kesmesi için Medine’ye gönderdi. Beşiran kasavet ve taş kalplilikle kendisine verilen bu vazifeyi yerine getirdi. Fakat Basra’ya döndüğünde felç oldu.

Bu dönemden sonra Fedek, Peygamber  (s.a.v)’in ailesinden alındı ve başa geçen zalim hükümetler Fedek’i gerçek sahiplerine vermekten kaçındılar.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

Umumun Gözünde Fedek

Fedek’in gasp edilmesi ve Peygamber  (s.a.v)’in kızının itirazı üzerinden on dört asır geçmiştir. Bazıları bu hadise hakkında sahih bir hüküm vermenin zor olduğunu sanabilirler. Zira geçen zaman, hakimin bu dosyanın (Fedek) muhteviyatına kamilen ele geçirip evraklarını dikkatle inceleyerek adilane bir karar vermesine engel teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu dosyaya zaman zaman tahrif eli de değişmiştir. Bu nedenle bu konuda sahih bir hüküm verebilmek için Kur’an-ı Kerim’e,  Peygamber (s.a.v)’den nakledilen hadislere ve nizalı tarafların iddia ve itiraflarına müracaat ederek, yeni bir dosya tanzim edilebilir ve bu esasa dayanarak İslam’ın kesin ve değişmez usullerinden bazıları ile mülahaza edip hüküm verebiliriz. İslam’ın mutlak ve değişmez hükümlerinden biri de şudur: Bu savaş yapılmaksızın fethedilen topraklar, İslam devletinin malıdır ve Rasulullah ile ilgilidir. Bu tür araziler Peygamber  (s.a.v)’in şahsi mülkü değildir ve başında Resulullah’ın bulunduğu İslam devletine mahsustur ki, Resulullah’ın (s.a.v) ölümünden sonra bu tür malların idare hakkı, onun yerine geçecek ve onun gibi Müslümanların rehberi olacak şahsa aittir. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyuruluyor:

مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

“Ey iman edenler! Onların mallarından, Allah'ın peygamberine verdiği şeyler için siz ne at ve ne de deve sürdünüz; fakat Allah peygamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah her şeye Kadir'dir. Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir.”[22]

Peygamber  (s.a.v)’in elindeki mallar iki kısımdı:

1-Özel Mallar: Peygamber  (s.a.v)’in şahsen sahip olduğu mallar tarih kitaplarında “Peygamber  (s.a.v)’in özel malları” ünvanıyla açıklanmıştır.[23] Peygamber (s.a.v) hayattayken, bu malların idaresi ona ait idi. Onun ölümünden sonra ise bu mallar İslami miras kanunlarına uygun olarak onun varislerine verilmelidir. Ancak Peygamber  (s.a.v)’in mirasçısının onun şahsi malından mahrum olduğu sabit olursa, bu durumda onun şahsi malları sadaka olarak hak sahipleri arasında taksim edilmeli, ya da İslam yolunda harcanmalıdır.

İleriki bölümlerde bu konu hakkında geniş bir açıklama yaparak miras kanununda Peygamber  (s.a.v)’in mirasçıları ile diğer mirasçılar arasında bir fark olmadığını ve ilk halifenin kendisine dayanarak Peygamber  (s.a.v)’in varislerini onun mirasından mahrum ettiği rivayetin, hilafet makamının gaflet ettiği başka bir anlamı olduğunu ispatlayacağız.

2-Devlete Ait Mallar: Resulullah’ın (s.a.v) İslam ve Müslümanlar yararına, Müslümanların velisi ünvanıyla harcadığı, İslam devletine ait olan mallara ve emlaklara halise (devlet malı) denilmektedir. Fıkhi konularda fey adında bir bab vardır ki, genelde cihad kitabında bazen de sadaka ile ilgili konularda mevzu bahis edilir. Fey, Arapça bir kelimedir ve manası geri dönüş anlamındadır. Bu kelimenin maksadı, savaşılmadan ve kan dökülmeden İslam devletine geçen topraklardır. İslam ordusunun bir müdahalesi olmadan, sakinleri tarafından Peygambere bırakılan bu tür araziler, devlet malı sayılır ve askerlerin bunda bir hakları yoktur. Peygamber-i Ekrem ise buraların gelirini İslam’ın yararı için harcar ve bazen de bunu hak sahipleri arasında taksim ederdi ki, kendilerine verilen bu bağış sayesinde zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilsinler.

Peygamber  (s.a.v)’in bağışları genelde bu tür arazilerin gelirinden bazen de ganimet humuslarından oluşurdu. Burada bunun bir örneğini zikrediyoruz:

Üç Yahudi taifesinden müteşekkil olan Nadiroğulları’nın Medine yakınlarında evleri, bağları ve ekili arazileri vardı. Peygamber (s.a.v) Medine’ye hicret ettiğinde Evs ve Hazrec kabileleri ona iman ettiler. Fakat yukarıda ismini zikrettiğimiz üç Yahudi taifesi kendi dinlerinde kaldılar. Peygamber (s.a.v) özel anlaşmalar ile Medine ve etrafında birlik ve ittihad oluşturmak için çok çabaladı. Sonuçta bu üç Yahudi taifesi de İslam ve Müslümanlar aleyhinde bir girişimde bulunmamak şartıyla Peygamber (s.a.v) ile bir anlaşma yaptılar. Fakat her üç taife de gizli ve aşikar, bu anlaşmayı bozarak, İslami devlet aleyhine çabalarda bulundular. Hatta peygamberi  (s.a.v) öldürmeye bile teşebbüs ettiler. Örneğin Peygamber (s.a.v) bir iş için Nadiroğulları’nın yerine gelinde onlar Peygamber (s.a.v)’e suikast girişiminde bulundular. Bu yüzden Peygamber, onları Medine’yi terk etmeye mecbur etti ve sonra da onların evlerini ve dikili arazilerini Muhacirler ve fakir Ensar arasında taksim etti.[24]

İslam tarihinde bu tür arazilerden faydalanan ve ev sahibi olan kimselerin isimleri mevcuttur. Ali (a.s), Ebubekir, Abdurrahman İbn-i Avf, muhacirlerden olan Bilal, Ebu Dücane, Sehl İbn-i Hanif ve Ensardan olan Haris İbn-i Semme de bu kişilerdendi. [25]

 

Fedek, Devlet Malıydı

Fedek’in devlet malı olduğu konusunda tarihçiler ve hadisçiler aynı görüştedirler. Zira Fedek, kesinlikle savaşılmadan alınmıştı. Hayber’in düştüğü haberi Fedek köylüleri tarafından duyulunca, onlar hep birden Fedek’in yarısını Peygambere bırakıp, bunun karşılığında dinlerinde özgür olmak ve emniyetlerinin sağlanması şartıyla Peygamber ile bir antlaşma yapmaya razı oldular.[26]

Bu mesele hakkında İslam uleması arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Peygamber  (s.a.v)’in kızının Fedek konusunda Ebubekir ile olan konuşmalarından da istifade edildiği gibi, her iki taraf da Fedek’in devlet malı olduğu konusunda hemfikir idiler ve onların ihtilafı başka bir konu üzerindeydi ki, bu sonradan beyan edilecektir.

 

Peygamber, Fedek’i Kızı Fatıma’ya bağışlamıştı

وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ  “Ve yakınların ve yetimlerin ve yoksulların ve yolda kalmışların...” ayeti nazil olduğunda Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’i kızı Hz. Fatıma’ya bağışladığı konusunda tüm Şii alimleri ve bazı Ehl-i Sünnet hadisçileri aynı görüştedirler. Hadisin senedi büyük sahabelerden ola Ebu Said el-Hudri ve İbn-i Abbas’a varmıştır. Ehl-i Sünnet hadisçileri arasında aşağıdaki kimseler bu hadisi nakletmişlerdi:

1-Celaleddin Suyuti: H. 909 yılında ölmüştür. O maruf tefsirinde şöyle yazıyor: “Zikredilmiş olan ayet nazil olduğunda, Peygamber (s.a.v), Fatıma’yı çağırdı ve Fedek’i ona bağışladı.” Ve o şöyle devam ediyor: “Bu hadisi Bezzaz, Ebu Ye’la, İbn-i Merduye ve benzeri hadisçiler büyük sahabeden olan bu Said Hudri’den nakletmişlerdir.

2-Alaaddin Ali İbn-i Hisam maruf adıyla Muttaki Hindi: H. 976 yılında ölmüştür. Mekke sakinlerindendir. O da bu hadisi nakletmiştir. O şöyle diyor: “İbni Neccar ve Hakim gibi hadisçiler bu hadisi kitaplarında Ebu Said’den nakletmişlerdir.”[27]

3-Ebu İshak Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i İbrahim Nişaburi, Maruf adıyla Salebi; 472 veya 473’de ölmüştür. El- Keşif ve’l-Beyan adlı tefsir kitabında bu olayı nakletmiştir.

4-Tarihçi Belazuri: H. 279’da ölmüştür. Me’mun’un Medine valisine yazmış olduğu mektubu nakletmiştir. Mektupta şunlar yazılmıştır: “Resulullah, Fedek'i kızına bağışladı. Bu husus o kadar kesindir ki, Peygamber  (s.a.v)’in ailesinden hiç kimsenin onda bir ihtilafı yoktur.  Ve o (Fatıma) ömrünün sonuna kadar Fedek’in sahibi olduğunu ilan etti.” [28]

5-Ahmed İbn-i Abdulaziz Cevheri (Es-Sakife adlı kitabın yazarı) şöyle yazıyor: “Ömer İbn-i Abdulaziz, hilafete geçtiğinde Fedek’i Hasan İbn-i Hasan İbn-i Ali’ye geri verdi.”[29]

6-İbn-i Ebi’l- Hadid, Fedek hakkındaki bu ayeti daha önceden de zikredildiği gibi Ebu Said Hudri’den nakletmiştir. Her ne kadar bu nakilde Seyyid Murtaza’nın Şafi kitabına isnad etmişse de sıhhatinden emin olmasaydı, kesinlikle onu tenkid ederdi.

Buna ilaveten, Ebi’l-Hadid’in Şerh-i Nehc’ül-Belağa kitabında bu konuyu incelediği bölümde Batı Bağdat medresesindeki üstadı ile yaptığı konuşmalardan, onun Fedek’in Hz. Zehra’ya ait olduğuna inandığı açıkça görülmektedir. [30]

7-Halebi, kitabında Hz. Zehra’nın iddiasını ve onun şahitlerinin ismini nakletmiş ve şöyle demiştir:

“Zamanın halifesi, Fedek’in senedini Zehra’nın üzerine yaptı. Fakat Ömer, bunu alıp yırttı.”[31]

8-Mes’udi, Muruc’uz-Zeheb kitabında şöyle yazıyor: “Peygamber  (s.a.v)’in kızı, Fedek hakkında Ebubekir ile müzakere etti ve Fedek’i ondan geri istedi. O Ali, Hasan, Hüseyin ve Ümmü Eymen’i de şahitleri olarak getirdi.”[32]

9-Yakub Himveyni,şöyle yazıyor: “Fatıma, Ebubekir’in yanına giderek ona “Peygamber (s.a.v) Fedek’i bana bağışladı.” dedi. Halife şahit istedi... Ömer’in (Ömer İbn-i Abdulaziz) halifeliği döneminde Fedek Peygamber (s.a.v) ailesine geri verildi. Zira Müslümanların geliri o dönemde memnun ediciydi.”[33]

Semhudi Vefa’ul-Vefa adlı kitabında, Hz. Fatıma’nın Ebubekir ile olan müzakerelerini nakletmiş ve sonra da şöyle demiştir: “Ali (a.s) ve Ümmü Eymen, Hz. Fatıma’ya şahitlik ettiler ve her ikisi de Peygamber (s.a.v)’in hayattayken Fedek’i Fatıma’ya bağışladığını söylediler Fedek, Ömer İbn-i Abdulaziz’in halifelik döneminde Zehra’nın hanedanına geri verildi.” [34]

Şam Ehlinden olan bir şahıs, Ali İbn-i Hüseyin ile mülakat etti ve ondan kendisini tanıtmasını istedi. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “İsra suresinde şu ayeti okudun mu:

 وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ

“Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.”

O şahıs ise tasdik ederek şöyle dedi: “Akrabalık bağı yüzünden Allah Peygamber  (s.a.v)’ine onların hakkını vermesini emretmiştir.”[35] Şii alimleri arasında Kuleyni, Ayyaşi ve Seduk gibi büyük şahsiyetler, bu ayetin Peygamber (s.a.v) ailesi hakkında indirildiğini ve bu ayetin nazil olmasından sonra, Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’i kızı Fatıma’ya bağışladığını nakletmişlerdir. Bu konuda Şiilerin büyük araştırmacısı olan merhum Seyyid Haşim Behreyni Emir’el-Mü’minin, Hz. Seccad, Hz. Sadık, İmam Kazım, İmam Rıza (a.s) ve diğerlerinden on bir hadis  nakletmiştir. [36]

Bu ayetin Peygamber (s.a.v) ailesi hakkında nazil olduğu konusunda herkes aynı görüştedir. Fakat bu ayetin nazil olmasından sonra Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’i kızı Hz. Zehra’ya bağışladığını Şii hadisçileri ile bazı Sünni alimleri nakletmişlerdir. Nizalı tarafların makam ve şahsiyetleri ile bu dosyadaki şahitlerin tanınması, hakikatin teşhis edilmesinde büyük ehemmiyet taşımaktadır. Bu dosyada iddiacı, Peygamber  (s.a.v)’in sevgili kızı olan Hz. Zehra’dır ki, onun makamı, şahsiyeti, tahareti ve ismeti herkes tarafından bilinmektedir.

Karşı taraf ve zamanın halifesi ise Ebubekir’di ki, o da Peygamber  (s.a.v)’in ölümünden sonra kudreti eline geçirmişti ve insanlar ya korkudan, ya da tamah ve hırsından etrafına toplanmışlardı.

Peygamber  (s.a.v)’in ölümünün üzerinden henüz on gün geçmeden Hz. Zehra’ya, halifenin memurlarının Fedek’e el koyup, oradaki işçileri dışarı çıkardıkları haberi geldi. Bunun üzerine Hz. Zehra, Beni Haşim kadınları ile birlikte hakkını onlardan geri alabilmek kasdıyla halifenin yanına gitti ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

Hz. Zehra: “Neden benim işçilerimi Fedek’ten çıkardın ve neden benim hakkıma el koydun?”

Halife: Ben babandan duydum üzere Peygamberler kendilerinden miras bırakmazlar.”

Hz. Zehra: Babam hayattayken Fedek’i bana bağışlamıştı ve ben o hayatta iken Fedek’in sahibiydim.

Halife: “Bunun için şahitlerin var mı?”

Hz. Zehra: Evet şahitlerim Ali ve Ümmü Eymen’dir.”

Böylece Ali (a.s) ve Ümmü Eymen, Peygamber (s.a.v) hayattayken Hz. Zehra’nın Fedek’in sahibi olduğuna şahitlik ettiler.

Bazı tarihçiler Hz. Zehra’nın şahitlerinin sadece Hz. Ali ve Ümmü Eymen olduğunu naklederken bazı tarihçiler bu iki büyük şahsın yanı sıra İmam Hasan ve Hüseyin de olduğunu yazmışlardır. Bu hakikati Mesudi Muruc’uz-Zeheb’de, Halebi Sire-i Halebi, c. 3, s. 40’da nakletmiştir. Buna ilaveten Fahr-u Razi şöyle diyor: “Resulullah’ın (s.a.v) kölelerinden biri de Hz. Zehra’nın hakkaniyetine tanıklık etmiştir.” Fakat bu şahsın ismi belirtilmemiştir.”[37]

Belazuri ise bu şahsın ismini açıklayarak şöyle diyor: O şahıs Rebah olup, Peygamber  (s.a.v)’in kölesiydi.”[38]

Tarih açısından her iki nakil arasında bir aykırılık olmadığı söylenebilir. Zira tarihçilerin nakline göre, halife iddianın ispatı için bir kadın ve bir erkeğin şahitliğini yeterli görmemişti. (İleride bu konuyu da açıklayacağız) Bu yüzden Peygamber  (s.a.v)’in kızının, şahitlerin tekmil olması için Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (s.a.v) ile Resulullah’ın kölesini da şahit getirmiş olmasının imkanı vardır. Şii hadisçilerine göre, Peygamber  (s.a.v)’in kızı, ismi zikredilen şahitlerin yanı sıra bir de Esma binti Umeys’i şahit getirmişti. Aynı zamanda hadislerimizde Peygamber  (s.a.v)’in, Fedek’in Hz. Zehra’nın malı olduğunu tasdik eden bir mektup yazdığını da nakledilmiştir. Hz. Zehra bu mektubu şahit olarak onlara göstermiştir.[39] Emir’el-Mü’minin, Hz. Zehra’ya şahadet ettikten sonra halifeye hata ettiğini söylemiştir. Zira o Fedek’in sahibinden şahit istiyordu. Mal sahibinden şahit istemek ise İslami kanunlara ters düşmektedir. Bu yüzden İmam (a.s) ona şöyle buyurdu: “Eğer ben bir müslümanın elinde olan malın iddiacısı olursam, sen hangimizden şahit istersin. Benden mi yoksa o malın sahibi olan kimseden mi şahit getirmesini taleb edersin?

Halife: “Bu durumda ben senden şahit isterim.”

Hz. Ali “Uzun müddetten beri Fedek bizim elimizde. Şimdi ise bir Müslüman kalkıp Fedek’in kamu malı olduğunu iddia ediyor. Sen bizden şahit isteyeceğine asıl onlardan şahit istemelisin.”

Halife Hz. Ali (a.s.)’ın bu kuvvetli mantığı karşısında sükut etti.[40]

 

Halifenin Cevapları

Tarih, halifenin Hz. Zehra’ya verdiği cevapları muhtelif şekillerde nakletmiştir: Hz. Zehra’nın Fedek meselesi hakkındaki tüm konuşmalarına Ebubekir bir yolla cevap vermiştir. Şimdi halifenin bu ihtimali cevaplarını zikrediyoruz:

1-Hz. Zehra’nın şahitleri onun hakkında tanıklık edince Ömer ve Ebu Ubeyde de halifeye tanıklık ederek şöyle dediler: “Peygamber (s.a.v) kendi ailesinin zaruri ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra bu gelirin geri kalanını umumiyetin mesalihi için harcıyordu. Eğer Fedek Hz. Zehra’nın malı idiyse, neden Peygamber (s.a.v) bu gelirin bir kısmını diğer şeyler için sarf etmişti?” Şahitler arasındaki ihtilaflar sonucu halife ayağa kalktı ve her iki tarafın da sözlerinin sahih olduğunu ilan ederek şöyle dedi: “Her iki tarafın şahitleri de sahih ve doğru söylüyorlar ve ben tüm şahitlerin sözünü kabul ediyorum. Hem Ali, hem Ümmü Eymen, hem Ömer ve Ebu Ubeyde doğru söylüyor.. Zira Zehra’nın elinde olan Fedek, Peygamber  (s.a.v)’in malıydı ve o hazret buranın geliri ile kendi ailesinin zaruri ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra geri kalanını Müslümanlar arasında taksim ediyordu. Ben de bu konuda Peygamber  (s.a.v)’in yolunu takip edeceğim.”

Hz. Zehra şöyle buyurdu: “Ben de gelirden geri kalanı İslam’ın mesalihi için harcayacağım.”

Halife: Ben senin yerine bu işi yaparım![41]

2-Halife, Hz. Zehra’nın iddiasını ispat etmek için getirdiği şahitleri yeterli görmedi ve şöyle dedi: “Ben asla bir erkek ve bir kadının şahitliğini kabul etmem. Ya iki erkek, ya da bir erkek ile iki kadını şahit olarak getir.”[42]

Şii hadisçileri nazarında, halifenin Hz. Zehra’nın şahitlerini eleştirmesi çok üzücü bir olaydır. Zira halife, Hz. Ali (a.s.)’ın şahitliğini, onun Zehra’nın eşi olduğu; İmam Hasan ve Hüseyin’in şahitliğini de Zehra’nın evlatları olması sebebiyle kabul etmedi ve halife, Ümmü Eymen’i Hz. Zehra’nın cariyesi olduğu ve Esma binti Umeys’i de kocasının Cafer İbn-i Ebu Talib olması bahanesiyle reddetti. Böylece Fedek, gerçek sahibinin elinden alınmış oldu.[43]

3-Halife Hz. Zehra’nın iddiasını ispat etmesi için getirdiği kanıtları yeterli bulmuş ve Fedek’in senedini Hz. Zehra üzerine yapmıştı. Fakat o, sonradan Ömer’in ısrarıyla bunu görmezlikten geldi.

İbrahim İbn-i Said Sakafi, el-Garat adlı kitabında şöyle yazıyor: “Halife, şahitleri dinledikten sonra Fedek’i Peygamber  (s.a.v)’in kızına geri vermeye razı oldu ve sonra posttan yapılmış bir kağıdın üzerine Fedek’in sahibinin Hz. Fatıma olduğunu yazıp imzaladı. Fatıma, onun evinden çıktı ve yolda Ömer ile karşılaştı. Ömer bu hadiseden haberdar olunca tapuyu ondan aldı; halifenin huzuruna gelip itiraz ederek ona şöyle dedi: “Ali’nin tanıklığına mı dayanarak Fedek’i Fatıma’ya verdin? Ümmü Eymen ise sadece bir kadın.”. Sonra o bu senede tükürüp yırttı.[44]

Bu hadise, halifenin ne derece zayıf karakterli olduğunu göstermekte ve onun hüküm verirken diğerlerinden ne kadar etkilendiğini ispatlamaktadır.
Halebi bu hadiseyi değişik bir şekilde nakletmiştir: “Halife, Fatıma’nın malikiyetini tasdik etti. Sonra ansızın Ömer içeri girdi ve şöyle dedi: Bu mektup da nedir? Halife “Ben bu mektupta Fatıma’nın malikiyetini tasdik ettim.” dedi.

Ömer: “Senin Fedek’in gelirine ihtiyacın var. Zira eğer yarın müşrik Araplar, Müslümanlar aleyhine kıyam ederlerse, sen hangi gelir ile orduyu donatacaksın.” dedi. Sonra o mektubu yırttı.”[45]

Burada, Fedek hadisesi hakkındaki araştırma sona erdi ve takriben üzerinden 1400 yıl geçmiş olan olayın dosyası yeniden tanzim edilmiş oldu. Şimdi İslam’ın bu hadise hakkında nasıl bir hüküm verdiğini zikredeceğiz.

 

Fedek Meselesi Hakkındaki Hükümler

Bu konu ileride açıklanacak ve şu ispat edilecektir ki, Peygamber  (s.a.v)’in kızının elinden Fedek’in, alınması, İslam’ın adli tarihinde yapılan ilk büyük haksızlıktır. Burada şu noktayı hatırlatmalıyız: Biz önceki bölümlerde açık deliller ve kanıtlar ile وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver” ayeti nazil olduğunda Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’i kızı Zehra’ya bağışladığını ispatladık. Bu konuyu Ehl-i Sünnet alimlerinin pek çoğu ile, Şiilerin pak alimleri nakletmişlerdir. Ayyaşi, Erbili ve Seyyid Bahreyni gibi büyük hadisçiler de bu hadise hakkındaki hadisleri kendi kitaplarında toplamışlardır. Şimdi örnek olarak bu hadislerden birini zikrediyoruz:

Hz. Sadık şöyle buyurdu: وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.” ayeti nazil olduğunda, Peygamber (s.a.v)Cebrail’e sordu: “Akrabadan maksat kimdir?” Cebrail, “Senin ailen” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Fatıma ve onun evlatlarını çağırttı ve Fedek’i onlara bağışlayarak şöyle buyurdu: “Allah Fedek’i size bağışlamam için bana emir verdi.” [46]

 

Bir sorunun Cevabı

İsra suresi Mekki bir suredir ve Fedek, H. 7. yılda Müslümanların eline geçmiştir. O halde nasıl oluyor da Mekke’de nazil olan bir ayet, sonralarda vuku bulacak olan bir hadisenin hükmünü beyan ediyor?

Bu sorunun cevabı çok açıktır. Bir surenin Mekki ya da Medeni olması demek o surenin ayetlerinin “ekseriyetinin” Mekke’de ya da Medine’de indirilmiş olması demektir. Zira pek çok Mekki ayette Medeni ayet ve aynı zamanda Medeni surede de Mekki ayet mevcuttur. Ve ayetlerin tefsirine bakıldığında bu konu açıkça görülmektedir. Buna ilaveten ayetin içeriğine bakıldığında bu ayetin Medine’de nazil olduğu anlaşılmaktadır. Zira Peygamber  (s.a.v)’in Mekke’de akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını verebilecek imkanları yoktu. Ve müfessirlerin nakline göre İsra suresinin 26. ayetinin yansıra 32. 33. 57. ve 73 ila 81.ayete kadar olan tüm ayetler de Medine’de indirilmiştir. [47]

Bu yüzden surenin Mekki olmasının bu sure içinde bulunan bazı ayetlerin Medeni olması ile çelişkisi yoktur.

 

Fedek Dosyasının Diğer sayfaları

Fedek dosyası, kamilen açık olmasına rağmen, neden Peygamber  (s.a.v)’in kızının lehine bir hüküm verilmemişti? Önceki bölümlerde Fedek dosyası güvenilir belgeler ile tanzim edilerek nizalı tarafların delili ve kanıtları açıklanmıştı. Şimdi ise bu konunun içeriği hakkında sahih hükümler vermenin zamanıdır. Bu dosya, tüm adli mercilere sunulsa ve tüm tarafsız hakimler bu dosyayı incelese, netice Fedek’in Hz. Fatıma’ya ait olduğu hükmünden başka bir şey olmayacaktır. Şimdi bu dosyayı inceleyelim:

1-Halife ile onun hemfikri olan Ömer arasında geçen konuşmalardan şu açıkça görülmektedir: Onların Fedek’i müsadere etmekteki amaçları, hilafetlerini koruma ve muhalifler karşısında hükümetlerin temellerini sağlamlaştırmak idi. Ve onların “Peygamberler miras bırakmazlar” diye bir söz ortaya atmaları de Fedek’i müsadere etmelerine dini bir renk katmak içindi. Bunun delili şudur: “Halife, Hz. Fatıma’nın konuşmalarını dinledikten sonra Fedek’i ona geri verdi ve buranın senedini Hz. Zehra’nın üzerine yaptı. Tam bu sırada Ömer içeri girdi ve hadiseden haberdar olunca halifeye şöyle dedi: “Yarın müşrik Araplar hükümetinin aleyhine kıyam ederlerse sen orduyu donatacak parayı nerden bulacaksın?” Sonra o bu senedi alıp yırttı.”[48]

Yukarıdaki konuşma tüm açıklığı ile Fedek’in müsadere edilmesinin gerçek sebebi ortaya çıkarmakta ve her çeşit tarihi hayalcilik yolunu kapatmaktadır.

2-İslam tarihçileri ve hadisçileri: “Akrabaya, yoksula, yolda kalışa hakkını ver” ayeti nazil olduğunda Peygamber  (s.a.v)’in Fedek’i Hz. Fatıma’ya bağışladığını nakletmektedirler. Bu hadisler, büyük sahabiden olan Ebu Said Hudri’nin nakline dayanmaktadır.

Halife’nin Ebu Said’i çağırıp ondan hakikati öğrenmesi gerekmez miydi? Ebu Said, tanınmamış ve meçhul bir şahıs değildi ki, halife ona güvenemesin? Ama İslam’ın güvenilir tarihçilerinin Ebu Said hakkında yalan söyleyebilecekleri düşünülemez. Zira önceden adını zikrettiğimiz bu hadis ravileri münezzeh ve pak insanlardır ve onların tümünün bilerek Ebu Said hakkında yalan söylemeleri mantık dışı bir düşünce olur. Ebu Said Hudri bir hadisçidir ve ondan pek çok hadis nakledilmiştir. Ebu Harun ve Abdullah Alkame gibi, risalet ailesinin düşmanı olan bazı kimseler, Ebu Said’e danıştıktan sonra bu düşmanlıklardan vazgeçmişlerdir.[49]

3-İslam (aynı zamanda da beşer) kanunlarına göre, aksi ispat edilinceye kadar bir şahsın elinde bulunan mal, onun kendi malı sayılır. Eğer bir şahıs, başkasının elinde bulunan malın kendisine ait olduğunu iddia ederse, önce bu iddiasını ispat etmesi için iki şahit getirmelidir. Böyle olmadığı takdirde hakim o malın, ilk sahibinde kalmasına hüküm verecektir. Şüphesiz ki Fedek, Peygamber  (s.a.v)’in kızının elindeydi. Halifenin, Fedek’in müsadere edilmesi için emir verdiği sırada Hz. Zehra’nın işçileri orada çalışmak ile meşgul idiler.[50]

Fedek’in yıllardan beri Hz. Zehra’ya ait olması ve orada Hz. Zehra’nın işçileri ve vekilin bulunması, Fedek’in onun malı olduğunu açıkça göstermektedir. Fakat buna rağmen halife, tüm bu hakikatleri görmezlikten gelerek onun işçilerini Fedek’ten çıkarttı. En kötüsü ise halifenin mal sahibi olmayan iddiacıdan şahit isteyeceğine mal sahibinden şahit istemesi idi. Fakat İslam’ın bu konuda çok açık bir hükmü vardı. Buna göre, mal sahibinden değil de, İddiacıdan şahit istenmeliydi. Hz. Ali (a.s), önceden de zikredilmiş olduğu gibi bu hata üzerine halifeyi uyardı.[51] Başta da belirttiğimiz gibi tarih, Fedek’in Hz. Zehra’ya ait olduğuna tanıklık etmektedir. Emir’el-Mü’minin, Basra valisi olan Osman İbn-i Huneyf’e yazdığı bir mektubunda şöyle buyuruyor:

“Evet gökyüzünün gölgelendirdiği şu dünya yüzünde elimizde bir Fedek vardır. Ona da toplumun bir kısmı haris oldu ve bir kısmı cömertlik etti. Allah ne güzel hükmedicidir.”[52]

Şimdi ise şu sorunun cevabı verilmelidir: “Peygamber  (s.a.v)’in kızı, Fedek’in gerçek sahibi idi ve onun iddiacılar karşısında vazifesi, sadece rüsva edici sözler sarf etmesiydi Öyle ise neden halife, ondan şahit isteyince Hz. Zehra şahit getirdi?”

Bu sorunun cevabı zikrettiğimiz Hz. Ali (a.s.)’ın sözlerinden aşikar olmaktadır. Zira Peygamber  (s.a.v)’in kızı, hilafet makamının ısrarı ve baskısı sonucu şahit getirmeye razı olmuştur.

Halbuki, risalet ailesi, Fedek’e sahip oldukları ilk günden şahit yönünden kendilerini muhtaç hissetmemişlerdir. Eğer Hz. Zehra’nın halife kendisinden şahit istemeden yanındaki şahitleri ile halifenin makamına gelmiş olduğu farz edilse bile bu şu sebeptendi: Fedek, Medine yakınındaki bir şehir veya küçük bir yerleşim yeri değildi ki Müslümanlar buranın sahibini ve vekilini iyice tanıyabilsinler. Zira Fedek, Medine’den 140 km. uzaklıkta idi. Aynı zamanda Hz. Zehra’nın, halifenin şahit isteyeceğinden emin olduğundan, yanında şahit götürmüş olması da gerçekten uzak bir ihtimal değildir.

4-Şüphesiz ki, Peygamber  (s.a.v)’in sevgili kızı, tathir ayetinin (Ahzab/33) hükmüne göre tüm kötülük ve günahlardan arıdır. Ebubekir’in kızı Aişe de bu ayetin risalet ailesinin tahirliği hakkında indirildiğini nakletmiştir. Ve Ehl-i Sünnet alimleri de kitaplarında bu ayetin Fatıma, onun eşi ve evlatları hakkında indirildiğini tasdik etmektedirler.

Ahmet İbn-i Hanbel, Müsned adlı kitabında şöyle naklediyor: “Bu ayet indirildikten sonra Peygamber (s.a.v) her zaman sabah namazı için evinden çıkıp Hz. Zehra’nın evinin önünden geçerken “es-Selat” diyor sonra da bu ayeti okuyordu. Ve bu altı ay boyunca devam etti.”[53]

Buna rağmen halifenin Peygamber  (s.a.v)’in sevgili kızından şahit taleb etmesi sahih miydi? O da kendisinden başka hiç kimse bunu iddiada bulunmadığı bir konuda... Halifenin, Hz. Zehra’nın tahareti ve arılığı hakkında indirilmiş olan bir ayeti hiçe sayarak Hz. Zehra’dan şahit istemesi doğru muydu? Biz neden hakimin ilmiyle amel etmediğini söylemiyoruz. Zira gerçekten de ilim şahitten daha sağlam ve kuvvetlidir. Fakat ilim de tıpkı şahitler gibi hata yapabilir. Her ne kadar yakinin hatası, zandan daha az olsa bile.... Biz bunu demiyoruz. Biz diyoruz ki, neden halife, Hz. Zehra’nın her günah ve hatadan arı olduğunu tasrih eden Kur’an’ı –ki bu ilim hatasız ve her çeşit yanlışlıktan uzaktı- bir kenara bıraktı? Eğer Kur’an özel bir biçimde Hz. Zehra’nın malikiyetini tasrih etseydi, halife ondan şahit taleb edebilir miydi? Kesinlikle hayır. Zira ilahi vahiy karşısında hiçbir çeşit hilaf söz olamaz. Aynı zamanda mahkemenin hakimi de Hz. Zehra’nın ismetini tasrih eden Kur’an karşısında ondan şahit taleb edemez. Zira Hz. Zehra, tathir ayetinin hükmüne göre masumdur ve asla yalan söylemez. Şimdi burada hakim kendi şahsi ilmine göre amel edebilir mi, edemez mi konusundan bahsetmeyeceğiz. Zira bu konu geniş ve köklü bir biçimde İslam fıkıhçıları tarafından fıkıh kitaplarında bahsedilmiştir. Fakat şunu söylemekte yarar var: Halife, aşağıdaki iki ayete göre Fedek dosyasını sona erdirebilir ve Peygamber  (s.a.v)’in kızının lehine karar verebilirdi.

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

“Şüphe yok ki Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”[54]

Hakeza: وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ

“Yarattıklarımızdan bir topluluk var ki, halkı gerçeğe irşad eder ve gerçek olarak adaletle muamelede bulunur.”[55]

Bu iki ayetin hükmüne göre, hakim adaletle muamele etmek zorundadır. Bununla birlikte Peygamber  (s.a.v)’in kızı masumdur ve asla yalan söylemez. O halde onun iddiası hakikat ve gerçektir. Bu yüzden hakimin onun lehinde hüküm vermesi gerekir. Peki neden halife, İslam kanunlarının usulü olan bu iki ayete rağmen Hz. Zehra’nın lehine hüküm vermedi?

Bazı müfessirler bu iki ayetin maksadının şu olduğuna ihtimal vermektedirler. Hakim her ne kadar zahiren adalete hilaf olsa dahi, kanuni usul ve kıstaslara göre adalet ve hakk ile hüküm vermelidir. Fakat bu görüş, ayetin tefsirinden çok uzaktır ve ayetin zahiri, tıpkı zikredilmiş olduğu gibidir.

5-Halifenin yaşam serüveni incelendiğinde, onun pek çok konuda bazı kimselerin iddialarını şahit olmadan kabul ettiği görülmektedir. Mesela, Ala-i Hazremi tarafından Medine’ye bir miktar beytülmal getirildiğinde, Ebubekir halka şöyle bir duyuru yaptı: “Kimin  Peygamber (s.a.v)’den bir talebi varsa, ya da hazret ona bir söz vermişse, gelip alsın!”

Cabir de bu kimselerdendi. O Ebubekir’in yanına gidip şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v) bana şu kadar dirhem yardım yapmak için söz vermişti.” Ebubekir de ona 3500 dirhem verdi.

Ebu Said diyor ki: “Ebubekir tarafından böyle ilan edilince, bir grup Müslüman onun yanına gidip mir miktar para aldılar. Bu kimseler arasında Ebu Beşer Mazeni de vardı. O Ebubekir’e şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v) kendisi için bir mal getirildiğinde mal vermek için yanına gitmemi istemişti..”

Bunun üzerine Ebubekir ona 1400 dirhem verdi. [56]

Şimdi soruyoruz: Neden halife, her iddiacının iddiasını şahit istemeden kabul ediyordu da, Peygamber  (s.a.v)’in kızının iddiasını onun şahidi ve delili olmaması bahanesiyle red ediyor? Umumi mallar konusunda bu denli cömert olan ve Peygamber  (s.a.v)’in ihtimali borç ve vaatlerini bile yerine getiren halife, neden o hazretin kızı hakkında o derece cimrilik etmişti?

Halifeyi, Peygamber  (s.a.v)’in kızını tasdik etmekten alıkoyan emri İbn-i Ebi’l-Hadid üstadı olan büyük Bağdat müderrisi Ali İbn-i Elfar’dan naklediyor. “Ben üstadıma şöyle dedim: “Zehra iddiasında haklı mıydı?

Üstadım: “Evet” dedi.

Ben: “Halife onun doğru sözlü biri olduğunu bilmiyor muydu?” diye sordum.

Üstadım: “Evet” dedi.

Ben: “Neden halife onu mutlak hakkından alıkoydu?” diye sordum.

Bu soru üzerine üstadım tebessüm etti ve şöyle dedi: “Eğer o gün halife onun konuşmasını kabul etseydi ve onun doğru sözlü olması hasebiyle şahit istemeden Fedek’i ona verseydi, yarın o bu durumu kocası olan Ali (a.s.)’ın yararına da kullanarak şöyle diyecekti: “Hilafete sadece Ali layıktır” Bu durumda halife, hilafeti Hz. Ali’ye bırakmak zorunda kalacaktı. Halife, onun doğru sözlü olduğunu biliyordu ama, münazara ve taleb kapısını kapatmak için onu mutlak hakkından alıkoydu.” [57]

 

Fedek Dosyasında Eksiklik yoktu

Bu açık belgelere rağmen, neden ve ne sebeple Fedek hakkında adalet ve hak ile hükmetmekten kaçınıldı? Müslümanların halifesi; ümmetin haklarının koruyucusu ve onların menfaat ve çıkarlarının muhafızı olmalıdır. Eğer gerçekte Fedek, Peygamber (s.a.v) tarafından geçici bir süre için kendi ailesinden olan birine verilmiş kamu malı idiyse, Peygamber  (s.a.v)’in ölümünden sonra bu mal Müslümanların rehberi olan şahsa teslim edilmeli ve bu onun tarafından Müslümanların için harcanmalıydı. Bu gerçek, herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Elbette milletin haklarını korumak ve onların menfaatlerini himaye etmek demek, kişisel hakları ve şahsi mülkleri görmezlikten gelerek insanların özel mallarını, kamu malı diye müsadere etmek demek değildir. İslam dini topluma saygı gösterdiği gibi meşru yollardan ele geçirilmiş olan şahsi mülkiyetlere de saygı göstermiştir. Hilafet makamı, kamu malıların korunması ve onların geri alınması için çalıştığı gibi, İslam’ın resmen tanıdığı özel hukuk ve mülklerin korunması için de çalışmalıdır. Kamu mülkünü herkesin mesalihine ve usule riayet etmeden şahıslara vermek,  Müslümanların haklarına yapılan bir tür tecavüz ise, İslami kanunlar ve meşru yollar ışığı altında mal sahibi olmuş Müslümanların bu mallarının ellerinden alınması da aynı şekilde milletin haklarına yapılan bir tecavüzdür. Eğer Peygamber  (s.a.v)’in kızının Fedek’in sahibi olduğu hakkındaki iddiası adli kanunlara mutabık ise ve onun bu iddiasını ispat etmek için gerekli şahitleri varsa, mahkemenin hakimine göre bu dosyada bir eksiklik olamaz. Böyle bir durumda hakimin doğru hükmü vermekten kaçınması ise, İnsanların mesalihin aleyhinde çalışması ve onlara zulmetmesi anlamına gelir.

Bu dosyanın bazı özel bölümlerinden, dosyada hiçbir eksiklik olmadığı açıkça görülmektedir. Bu yüzden İslami kanunlara göre halife, Peygamber  (s.a.v)’in kızının lehinde hüküm verebilirdi. Zira:

1-Önceden de zikrettiğimiz tarihçilerin nakline göre halife, Hz. Zehra’nın şahitlerini dinledikten sonra Fedek’i ona geri vermek istedi ve Hz. Zehra’nın bu mülkiyetini bir belge ile tasdik etti. Sonra halife bu belgeyi Hz. Zehra’ya verdi. Fakat Ömer,, bu hadiseden haberdar olunca Ebubekir’e kızdı ve bu belgeyi alıp yırttı.

Eğer Hz. Zehra’nın şahitleri, onun iddiasını ispat etmek için yeterli olmasalardı, bu dosyada –deyim yerindeyse- bir eksiklik olurdu ve halife asla Hz. Zehra lehinde bir hüküm vermez ve onun mülkiyetini resmen tasdik etmezdi.

2-Hz. Zehra’nın hakkaniyetine tanıklık eden kimseler şunlardı: Hz. Ali (a.s), Hz. Hüseyin (a.s), Peygamber  (s.a.v)’in yardımcı Rebah, Ümmü Eymen ve Esma binti Umeys.

Bu şahitler Peygamber  (s.a.v)’in kızının iddiasını ispat etmek için yeterli değil  miydi? Farz edelim ki Hz. Zehra, bu iddiasını ispat etmek için sadece Ali (a.s) ve Ümmü Eymen’i getirseydi bu iki şahsın tanıklıkları Hz. Zehra’nın iddiasını ispat etmek için yeterli olmaz mıydı?

Bu iki şahıstan biri olan Hz. Ali (a.s), Kur’an’a göre (tathir ayeti hükmünce) masum ve her günahtan arınmıştır. O Peygamber  (s.a.v)’in emrine göre ise haktır. “Ali hak ile, hak Ali iledir. Ali hakkın eksenidir ve hakikat çarkı onun etrafında döner.” Buna rağmen halife, İmam (a.s)’ın şahitliğini iki erkek ya da bir erkek ile iki kadının şahitlik etmediği bahanesiyle kabul etmedi.

3-Eğer halifenin onun lehine hüküm vermekten kaçınması, Hz. Zehra’nın şahitlerinin tayin edilmiş olan miktardan az olmasından dolayı idiyse, bu durumda halifenin İslam kanunlarına göre Hz. Zehra’dan yemin istemesi gerekmekte idi. Zira İslam kanunlarında mallar ve borçlar konusunda bir şahidden yemin alınarak hüküm verilebilir.

Neden halife, bu kuralı icra etmekten kaçındı ve bu nizayı bitmiş gibi gösterdi?

4-Halife bir tarafta Peygamber  (s.a.v)’in kızının ve onun şahitlerinin (Hz. Ali ve Ümmü Eymen) sözünü tasdik etti ve diğer bir taraftan da Ömer ve Ebu Ubeyde’nin iddiasını (Peygamber (s.a.v) Fedek’in gelirini Müslümanlar arasında taksim ediyordu sözünü) tasdik etti, sonra o şöyle bir hüküm verdi:

“Hepiniz doğru söylüyorsunuz. Zira Fedek kamu malılardandı ve Peygamber (s.a.v)buranın gelirini kendi ailesinin zaruri ihtiyaçlarını karşılamada harcıyor ve geri kalanı Müslümanlar arasında taksim ediyordu.”

Oysa ki halifenin Ömer ve Ebu Ubeyd’in sözlerine daha fazla dikkat etmesi gerekiyordu. Zira o ikisi, kesinlikle Fedek’in kamu malı olduğuna dair şahitlik etmemişlerdi. Onlar sadece Peygamber  (s.a.v)’in bu maldan geri kalanı Müslümanlar arasında taksim ettiğine şahitlik etmişlerdi. Bu konunun Hz. Zehra’nın Fedek’e malik olması ile en küçük bir çelişkisi yoktur. Zira Peygamber (s.a.v) Hz. Zehra’dan Fedek’in gelirinin geri kalanını Müslümanlar arasında taksim etmek için izin almıştı. Açıkça görülüyor ki, Ömer ve Ebu Ubeyde’nin Fedek’in gelirinin Müslümanlar arasında taksim edildiği hakkındaki şahitliklerini Hz. Zehra’nın buranın sahibi olmadığının delili olarak saymasına, sadece halifenin Fedek’i elde etme isteği sebep oldu. Oysaki bu iki şahsın şahitliğinin Peygamber  (s.a.v)’in kızının iddiası ile bir aykırılığı yoktu. Hepsinden önemlisi, halifenin Hz. Zehra’ya Fedek konusunda tıpkı Peygamber (s.a.v) gibi bir yol takip edeceğine dair söz vermeseydi. Eğer gerçekte de Fedek, kamu malı ise, neden bu konuda Hz. Zehra’nın gönlünün alınmasına gerek duyulmadı? Ama eğer mülk Peygamber  (s.a.v)’in  kızınınsa mülkünü teslim etmekten geri duran malike, böyle bir vaat vermek oraya el koyma hakkını doğurmaz.

Bunların hepsi bir yana, farz edelim ki, halifenin böyle bir yetkisi yoktu. Fakat o, Ensar ve Muhacirlerin rızasını alarak Fedek’i, Hz. Zehra’ya bırakılabilirdi. Peki o neden böyle yapmadı da, Hz. Zehra’nın gazap ateşini kendi durumunda alevlendirdi?

Peygamber  (s.a.v)’in yaşamında buna benzer bir hadise vuku bulmuştu ve Peygamber (s.a.v) bu sorunu Müslümanların rızasını ve gönlünü alarak halletmişti. Bedir savaşında, peygamberi damadı olan Ebu’l-As (Zeyneb’in kocası) esir oldu. Müslümanlar bu savaşta yetmiş kişiyle beraber ona da esir alarak yanlarında getirdiler. Sonra Peygamber (s.a.v) tarafından şöyle bir duyuru yapıldı. “Yakınları ve akrabaları esir olmuş kimseler, bir meblağ karşılığında bu esirlerini geri alabilirler.” Ebu’l-As, şerif bir insandı ve Mekke’nin tüccarlarındandı. O, cahiliye devrinde, Peygamber  (s.a.v)’in kızı olan Zeyneb ile evlenmişti. Fakat Ebu’l-As, bi’setten sonra eşinin aksine İslam’a tabi olmadı ve bedir savaşında Müslümanların karşısında savaşırken onlara esir oldu. O sırada Zeyneb, Mekke’de, yaşıyordu ve kocası Ebu’l-As’ı esaretten kurtarmak için düğün gecesinde annesi Hz. Hatice’nin kendisine verdiği köleyi fidye olarak Müslümanlara gönderdi. Peygamber (s.a.v)bu kolyeyi görünce şiddetle ağladı. Zira bu kolyenin sahibi olan ve en zor günlerinde kendisine destek olup bütün malını İslam yolunda harcayan hanımı Hz. Hatice’yi hatırladı. Peygamber (s.a.v) kamu mallarının saygınlığına riayet etmek için ashabına dönerek şöyle buyurdu: “Bu kolye sizlere ait. Fakat isterseniz onun bu kolyesini reddedip Ebu’l-As’ı fidye almadan azad edebilirsiniz.” Peygamber (s.a.v)’in ashabı onun bu önerisine muvafakat ettiler.

İbn-i Ebi’l-Hadid diyor ki: “Zeyneb’in olayını üstadım olan Ebu Cafer Basri Alevi için beyan ettim. O bunu tasdik edip şunu ekledi: 1”Fatıma’nın makamı, Zeynep’ten daha yüce değil miydi? Halifelerin Fedek’i geri vererek Hz. Fatıma’yı hoşnut etmeleri uygun olmaz mıydı? Her ne kadar Fedek kamu malı olsa dahi.”[58]

İbn-i Ebi’l-Hadid şöyle devam ediyor: “Üstadıma sordum ki: “Enbiyalar miras bırakmazlar” rivayeti uyarınca Fedek, Müslümanların malı idi. Peki nasıl olur da Müslümanların malları, Peygamber  (s.a.v)’in kızına verilir? Üstadım şöyle dedi: “Zeyneb’in, Ebu’l-As’ı esaretten kurtarmak için gönderdiği kolye, Müslümanların malı değil miydi?”

Ben: “Peygamber (s.a.v)şeriatın sahibi idi ve hükmün icrasında yöneticilik onun elindeydi. Fakat halifelerin öyle bir yetkileri yoktu” dedim. O cevaben şöyle dedi: “Ben demiyorum ki, halifeler zorla Fedek’i Müslümanların ellerinden alsalardı ve buraya Fatıma’ya verselerdi. Ben diyorum ki, neden zamanın halifesi Fedek’i Hz. Fatıma’ya vermek için Müslümanların rızasını almadı? Ve neden Peygamber (s.a.v) gibi kalkıp da Müslümanlara şöyle demedi: Ey Müslümanlar! Zehra sizin Peygamber  (s.a.v)’inizin kızıdır. O Peygamber  (s.a.v)’in zamanında olduğu gibi Fedek’teki hurmalıklara sahip olmak istiyor. Siz gönül rızasıyla Fedek’i ona geri vermeye razı mısınız?”

İbn-i Ebi’l-Hadid sonra şöyle yazıyor: “Ben üstadımın beyanatlarına verecek bir cevap bulamadım.. Sadece onun te’yid etme niyetiyle şöyle dedim: Ebu’l-Hasan Abdulcabbar da halifelere böyle bir itirazda bulunmuştu. O şöyle diyor: “Her ne kadar onların davranışı dine uygun idiyse de Hz. Zehra’ya ve onun makamına  hürmetsizlik edildi.”

 

Altıncı Bölüm

 

Peygamberler Miras Bırakmazlar mı?

Bu konuda Kur’an’ın Görüşü: Halife, Peygamber  (s.a.v)’in kızını, babasından kalan mirastan mahrum etmek için şu rivayeti öne sürdü: “Peygamberler kendilerinden miras bırakmazlar. Ölümlerinden sonra onlardan kalanlar sadakadır.”

Halifenin iddiasını açıklamaya geçmeden önce Kur’an’ın bu mesele hakkındaki hükmünü beyan etmemiz gerekmektedir. Zira Kur’an, sahih hadisi, batıl hadisten ayırt eden en değerli belgedir. Eğer Kur’an bu konuyu tasdik etmezse, böyle bir hadisi –Her ne kadar bunu Ebubekir nakletmiş olsa bile- sahih bir hadis olarak kabul edemeyiz ve bu hadisi uydurma olarak değerlendiririz.

Kur’an-ı Kerim’e ve İslam’da miras hükümlerine göre, Peygamber  (s.a.v)’in evlatlarını ya da varislerini miras kanunları kapsamına almamak tamamen yanlıştır. Ve miras ayetlerini tahsis edebilecek kesin bir delil oluncaya kadar tüm miras kanunları, Peygamber (s.a.v)varisleri ve evlatları da dahil olmak üzere herkes için geçerlidir. Esasen önce şunu sormalıyız: “Neden peygamberlerin evlatları miras almamalıdırlar? Neden peygamberlerin ölümünden sonra onların evleri ve eşyalarına el konulmalıdır? Peygamberlerin varisleri ne günah işlemişlerdir ki onun ölümünden sonra evlerinden dışarıya atılsınlar? Her ne kadar peygamberlerin varislerinin o mirastan mahrum oldukları görüşü akıldan uzak olsa da eğer vahiy nahiyesinde bizlere “Peygamberler miras bırakmazlar, ölümlerinden sonra olanlar kalanlar sadakadır” diye kesin ve sahih bir delil (hadis) ulaşmışsa, bu durumda biz bu hadisi kabul etmeli ve bu konudaki mantıksızlığı görmezlikten gelerek miras ayetlerini sahih hadis ile tahsis etmeliyiz. Bu konunun en can alıcı noktası işet şudur. Acaba  Peygamber (s.a.v)’den (s.a.v) böyle bir hadis varit olmuş mudur?”

Halifenin naklettiği bu hadisin doğru olup olmadığını anlamak için hadisin içeriğini Kur’an ayetleri ile karşılaştırmalıyız.Eğer Kur’an bu hadisi tasdik ederse, onu kabul etmeli, tekzib ederse de onu bir kenara atmalıyız. Kur’an ayetlerine baktığımızda iki yerde peygamberlerin evlatlarının miras laması hakkında beyanatta bulunduğunu ve beyanatlarda onların da miras almalarının şer’i olduğunu görmekteyiz.

A-Yahya’nın Zekeriyya’dan miras alması: “Benden sonra yerime geçecek, mirasıma konacak, yakınlarımdan (amcamın oğullarından endişelenmekteyim, karımda kısır. Sen bana katından bir oğul ihsan et de bana da mirasçı olsun. Yakub soyuna da mirasçı olsun ve Rabbim onu rızası kazanmışlardan et.”[59]

Bu ayeti müşacereden uzak olan kime sunsanız, o kimse şöyle diyecektir: “Zekeriyya, kendi mirasçısı olsun diye Allah’tan bir evlat istemişti. Zira o diğer varislerinden korkuyor ve servetinin onlara kalmasını istemiyordu..” Zekeriyya’nın neden böyle bir korkusu olduğu konusunu ileriki sayfalarda beyan edeceğiz.

Bu ayetteki “yerisuni” kelimesinden maksat, maldan miras almaktır. Elbette ki bu konu yukarıdaki kelimenin maldan miras almak dışında başka bir manaya(mesela ilimden ya da nübüvvetten miras alma) kullanılmayacağı anlamına gelmez. Fakat aksini ispat eden kesin bir delil oluncaya kadar bu ayetteki miras, ilim ve nübüvvet mirası değil, mal mirasıdır. (Bu kelimenin özel bir kanıt ile ilim mirası manasında kullanıldığı yer de vardır. Mesela “***”[60] ayetteki “kitap” kelimesi buradaki mirasın mal mirası olmadığının açık ve kesin bir delilidir.)

Şimdi “yerisuni ve yerisu min al-i Ya’kub” (...bana da mirasçı olsun yakub soyuna da...) Ayetinden maksadın ilim ve nübüvvet mirası değil, mal mirası olduğunu ispatlayan delilleri zikrediyoruz:

1-“Yerisuni” ve “yerisu” kelimeleri bu ayetteki maksadın mal mirası olduğunu açıkça göstermektedir. Ve bunun aksini gösteren kesin bir delil oluncaya kadar da böyle kalacaktır. Eğer sizler Kur’an-ı Kerim’de bu kelimenin türdeşlerinin tamamını incelerseniz, Fatır suresinin 32. Ayeti dışında her yerinde mal mirası hakkında kullanıldığı göreceksiniz.

2-Nübüvvet ve risalet bir dizi melekeler, çaba ve fedakarlıklar sonucunda yüce insanlara nasib olan ilahi bir feyizdir. Bu feyz, sebepsiz yere kimseye verilmez. Bununla birlikte bu feyzin miras bırakılması söz konusu bile değildir. BU yüzden Zekeriyya Allah’tan nübüvvet ve risaletinin mirasçısı olması için bir evlat isteyemezdi. Kur’an-ı Kerim’de bu konu şöyle te’yid edilmiştir: “***”[61]

3-Hz. Zekeriyya Allah’tan kendisine varis olması için bir evlat nasib etmesini istemekle kalmamış, o’ndan bu varisi pak ve beğenilmiş kılmasını da taleb etmiştir. Eğer Hz. Zekeriyya’nın buradaki maksadı mal mirası ise, onun “Rabbim  onu rızanı kazanmışlardan et” diye bir talepte bulunması sahihtir. Zira mal varisinin sağlam ve güvenilir olması istenir. Fakat Hz. Zekeriyya’nın buradaki maksadı nübüvvet ve risalet mirası ise onun böyle bir duada ve talepte bulunması sahih olmayacaktır. Zira bu ayni Allah’tan bir bölgeye Peygamber (s.a.v)göndermesini ve bu peygamberi pak ve beğenilmiş kılmasını istemek gibidir. Allah’tan böyle bir duada bulunmanın saçma ve boş bir şey olduğu çok aşikardır.

4-Hz. Zekeriyya, duasında “yakınlarımdan (yani amcamın oğullarından) endişe etmekteyim” Fakat onun bu korku ve endişesi ne içindi? Hz. Zekeriyya kendisinden sonra nübüvvet ve risalet makamının kötü ve bu işe kabiliyeti olmayan kimselerin eline düşmesinden mi korkup Allah’tan kendisine bir evlat nasip etmesini istemişti?

Bu ihtimalin asılsız bir ihtimal olduğu çok açıktır. Zira Yüce Allah, hiçbir zaman nübüvvet ve risalet makamını salih olmayan kimselere bahşetmez. Bu yüzden de Hz. Zekeriyya’nın böyle bir endişe ve kuşkusu olmayacaktır. Yoksa Hz. Zekeriyya kendisinin ölümünden sonra dinini terk edileceği ve kavminin yanlış yollara sapacağından dolayı mı endişe içindeydi ve bu yüzden mi Allah’tan bir evlat istemişti? Öyle bir korku ve endişe de yersizdir. Zira yüce Allah, kullarının hiçbir zaman hidayetin feyzinden mahrum bırakmaz ve sürekli onlar için hüccetler gönderir. Bununla birlikte maksad bu bile olsa Hz. Zekeriyya Allah’tan bir evlat değil, kavmi için bir Peygamber (s.a.v)–kendi neslinden olan ya da olmayan- isterdi ki, bu Peygamber (s.a.v)kavmini cehaletten kurtarsın. Fakat Hz. Zekeriyya, burada bir varisten söz etmiştir.

 

İki Sorunun cevabı

Zikredilen bu ayet hakkında Ehl-i Sünnet alimlerinin işaret ettikleri iki soru ya da itiraz mevcuttur. Şimdi bu iki itirazı inceleyeceğiz.

1-Hz. Yahya, babasının zamanında nübüvvet makamına nail oldu. Fakat ondan hiçbir miras almadı. Zira Hz Yahya, babasından önce şehit oldu. Bu yüzden “yerisuni” kelimesi nübüvvet mirası olarak tefsir edilmelidir.

Cevap: Bu itiraz her iki durumda da cevaplandırılmalıdır. Bundan maksat, ister mal mirası olsun, ister nübüvvet mirası... Çünkü nübüvvet mirası, onun babasının ölümünden sonra nübüvvet makamına nail olması anlamına gelir. Bu yüzden problem, ayetin tefsirindeki her iki görüş için geçerlidir ve sadece mal mirası hakkındaki tefsire özgü değildir. Ama cevap şudur:Yahya’nın Zekeriyya’dan miras alması Zekeriyya’nın duasında zikredilmemiştir. Zira Zekeriyya, duasında sadece Allah’tan kendisine mirasçı olacak bir evlat istemişti. Allah da onun duasını kabul etti. Her ne kadar Zekeriyya, Allah’tan çocuk istemekteki hedefinde (kendisinden miras alması) ulaşamadıysa da...

Şimdi bu ayetteki üç cümleyi zikrediyoruz:

1-Sen bana katından bir oğul ihsan et.

2-O bana da mirasçı olsun, Yakup soyuna da...

3-Rabbim onu rızasını kazanmışlardan et!...

Yukarıdaki üç cümleden birinci ve üçüncü cümlede bir talep söz konusudur ve bu cümleler Zekeriyya’Nın duasının metnini teşkil etmektedir. Yani o Allah’tan kendisine hayırlı bir evlat bahşetmesini istemiştir. Fakat onun bu talebindeki hedefi miras meselesidir. Bu mira,s konusu onun duasında yer almasa da o Allah’tan istediklerine kavuşmuştur. Her ne kadar onun bu hedefi gerçekleşmese dahi... Yani onun oğlu, babasının ölümünden sonra yaşamadı ki, babasından nübüvvet ya da mirası alsın. Bunun en açık delili Al-i İmran suresindeki bir ayettir ve bu ayette miras konusundan da bahsedilmemiştir. “***”[62]

Gördüğünüz gibi bu talepte miras konusu duaya dahil değildir.

2-Zikredilmemiş olan bu ayette, Zekeriyya’nın oğlu iki kişiden miras almalıydı. Yani Zekeriyya’dan ve Yakup soyundan... Ayetteki “...bana da mirasçı olsun, Yakup soyuna da mirasçı olsun...” Cümlesinde Yakup soyunun tamamından alınacak olan mira,s nübüvvet mirasından başak bir şey olamaz?

Cevap: Bu ayetin manası Zekeriyya’nı oğlunun tüm Yakup soyundan miras alması anlamında değildir. Ayetteki ayırt etmeyi ifade eden “min” sözcüğünün delili ise sadece bu konun doğruluğu için onun annesinden veya Yakup soyundan olan bir şahıstan miras alması yeterlidir. Fakat ayette bahsedilen Yakub’un Yakub İbn-i İshak mı yoksa başka bir şahıs mı olduğu bizim için henüz aşikar değildir.

B-Süleyman’ın Davud’dan miras alması: “***”[63] Şüphesiz ki, bu ayetteki maksat Süleyman’ın Davud’dan mal ve saltanat mirası almış olmasıdır. Fakat buradaki maksadın nübüvvet mirası olduğu tasvir edilse bile bu şu iki nazardan ötürü yanlış olacaktır.

1-“Verise” kelimesi umumiyet nazarından maldan miras almak anlamındadır. Bunun ilimden miras almak olarak tefsir edilmesi, zahirin hilafında yapılmış bir tefsir olur ve bu görüş kesin ve açık delil olmadan da sahih olmayacaktır.

2-İktisabi ilimler üstaddan öğrenciye nakledilir. BU yüzden “filan şahıs üstadının ilim varisidir” demek doğru olur. Fakat, nübüvvet makamı ve ilahi ilimler Allah vergisidir ve bunlar iktisabi ve mirasi şeyler değildirler. Allah bunu istediğine bağışlar. Bu yüzden bu tür ilimler ve makamların veraseti, elde kesin bir delil olmadan sahih olmayacaktır. Zira sonraki Peygamber, nübüvvet ve ilmi Allah’tan almıştır, babasından değil. Tüm bunlardan önce Yüce Allah, Davud ve Süleyman hakkında Kur’an’da şöyle buyurmuştur:

“***”[64]

Bu ayetten açıkça görüldüğü gibi Yüce Allah, Davud’a ve Süleyman’a ilim bahşetmiştir. Bu yüzden Süleyman’ın ilmi, mirasi ve iktisabi bir ilim değildir.

Buraya kadar zikredilmiş olan konular ve Neml Suresinin 16. Ayeti ile Meryem Suresinin 6. Ayeti şunu ispatlamaktadır. Peygamberlerin evlatları tıpkı diğer kimselerin evlatları gibi onlardan miras alabilirler.

 

***

 

Yahya ve Süleyman’ın babalarının mallarından miras almalarına ilişkin olan ayetlerin serahati sebebiyle Peygamber  (s.a.v)’in sevgili kızı, babasının ölümünden önce mescidde verdiği bir hutbesinde şöyle buyurmuştu: “Allah’ın kitabı hakim ve şahittir. Ve o şöyle buyuruyor: “(Yahya benden (Zekeriyya) ve Yakub soyundan miras aldı.” Ve başka bir yerde şöyle buyuruluyor: “Süleyman Davud’dan miras aldı.”

 

Ebubekir’in Peygamberden Naklettiği Hadis

Kur’an’daki bazı ayetler hakkındaki beyanlar bize şunu ispat etmiştir ki: Peygamberlerin varisleri onların ölümünden sonra onlardan miras almışlardır ve kesinlikle ölümlerinden sonra onlardan kalanlar sadaka olarak fakirler arasında taksim edilmemiştir. Şimdi Ehl-i Sünnet alimlerinin naklettikleri ve ona dayanarak halifenin Hz. Zehra’yı babasının mirasından mahrum etmesini açıkladıkları rivayeti inceleyeceğiz. Önce hadis kitaplarında bu konu ile ilgili olan hadisleri zikredip sonra bu hadislerin mefhumunu ele alacağız.

1-Biz peygamberler, altın, gümüş, toprak ve evi miras bırakmayız. Bizler sadece ilim, iman, hikmet ve hadis miras bırakırız.

2-Peygamberler miras bırakmazlar.

3-Peygamberler miras bırakmaz.

4-Biz miras bırakmayız. Bizden kalanlar sadakadır.

Bu Hadislerin Ehl-i Sünnet alimleri nakletmişlerdir. Birinci halife, Hz. Zehra’yı babasının mirasından mahrum bırakmak için yukarıda zikrettiğimiz dört hadisi öne sürmüştü. Bu konuda Ebu Hureyre’nin naklettiği beşinci bir hadis de mevcuttur. Ancak es-Sakife kitabının yazarı olan Ebubekir Cevheri’nin bile tuhaflık ve acayipliğini itiraf ettiği bu hadisi bu yüzden nakletmeden diğer dört hadisi inceleyeceğiz.

 

***

 

Birinci hadis hakkında şöyle söyleyebiliriz:

“Peygamberler kendilerinden miras bırakmazlar” cümlesindeki maksad, onlara şerif ve değerli ömürlerini altın, gümüş ve mal toplamak ve biriktirmek gibi şeyler ile harcayarak varislerin mal bırakmanın yakışmayacağıdır. Onlardan yadigar olarak kalan şeyler ise altın ve gümüş değil, ilim ve hikmettir. Tabii bu şu anlama gelmez ki, bizler kalkıp da ömrünü insanları hidayet etmek için sarf etmiş ve tam bir doğruluk ve iman ile yaşamış bir Peygamber  (s.a.v)’in ölümünden sonra “Peygamberler miras bırakmazlar” diyerek hiç vakit kaybetmeden ondan kalanları onun mirasçılarının elinden alıp bunu sadaka ünvanıyla dağıtalım.

Daha açık bir tabirle, bu hadisteki maksad şudur Peygamberlerin varisleri veya ümmeti, ölümlerinden sonra onların kendilerine mal ve servet mirası bırakmalarının beklentisinde olmasınlar. Zira onlar, bunun için gönderilmemişlerdir. Peygamberler dini,şeriatı, ilmi ve hikmeti insanlara yaymak ve ölümlerinden sonra bunları miras bırakmak için seçilmişlerdir. Bu hadisin mazmunu olan başka bir hadisi, Şii alimleri İmam Sadık (a.s)'dan nakletmişlerdir. Bu delil ise bize Peygamber  (s.a.v)’in bu hadisteki maksadının yukarıda belirttiğimiz gibi olduğunu göstermektedir.

“Alimler, peygamberlerin varisleridir. Zira peygamberler dirhem ve dinar değil, hadisleri miras bırakmışlardır.”

Birinci hadis ve yukarıdaki hadisin maksadı mal toplamak ve miras bırakmak meşgalesinin peygamberlere yaraşmayacağıdır. Onlara yakışan şey ise ümmetlerine ilim ve iman mirası bırakmalarıdır. Fakat bu, eğer bir Peygamber (s.a.v)miras bırakırsa, onun ölümünden sonra bu miras varisin elinden alınmalıdır anlamına gelmez. Her ne kadar kısa ve muhtasar bir şekilde nakledilmiş olsa da, ikinci ve üçüncü hadis de aynı birinci hadisin manasındadır.

Buraya kadar olan bölümde ilk üç hadisi sahih bir şekilde tefsir edip bu hadislerin ihtilafını, Peygamber  (s.a.v)’in varislerinin de miras alabileceklerine en büyük kanıt olan Kur’an-ı Kerim ile bertaraf ettik. Fakat sorun dördüncü hadistedir. Zira bu hadiste önceki hadisteki gibi açıklama yapılmaksızın kesin ve açık bir delille Peygamber (s.a.v)ya da peygamberlerden kalanların sadaka olduğu söylenmektedir.

Şimdi sual olunuyor ki: Eğer hadisin maksadı bu hükmün tüm peygamberler hakkında geçerli olduğu ise, bu durumda bu hadisin metni Kur’an’a muhalif olduğundan geçersiz sayılacaktır. Ama eğer hadisin maksadı, sadece İslam peygamberi hakkında bu hükmün geçerli olduğu ise, bu durumda her ne kadar bu hadisin Kur’an ayetleri ile külli bir muhalefeti olmasa da İslam peygamberi dahil olmak üzere herkes için geçerli olan miras ve varisler arasındaki mal taksimini beyan eden Kur’an ayetleri karşısına bu hadisle amel etmek için sözü edilen hadisin Kur’an ayetlerini tahsis edebilecek derecede sahih ve güvenilir olması gerekmektedir. Ancak halifenin naklettiği bu hadis, bazı sebeplerden güvenilir ve salih değildi. Şimdi bu sebepleri beyan ediyoruz:

1-Resulullah (s.a.v)'in ashabı arasında bu hadisi  birinci halifeden başka hiç kimse       nakletmemiştir. Hatta “o bu hadisi nakleden tek kişidir.” Demek de mümkündür. Bu konu tarihte de açıkça yer alan bir gerçektir. İbn-i Hacer ilginçtir halifenin bu hadisi nakleden tek kişi olmasını onun ilminin ne kadar çok olduğuna delil saymıştır. [65]Evet bu konuda tarihte kaydedilmiş tek şey şudur: “Ali (a.s) ile Abbas arasında Peygamber  (s.a.v)’in mirası hususunda baş gösteren niza ve ihtilafta (Ali ve Abbas’ın miras hakkında ihtilafa düştüğü hususu sadece Ehl-i Sünnet alimlerinin naklettiği bir husustur; Şii alimleri bunu ret etmiştir.) Ömer birinci halifenin  nakline dayanarak hüküm verdi ve orada bulunan beş kişi de buna şahitlik ettiler.”[66]

İbn-i Ebi’l Hadid şöyle yazıyor: “Peygamber  (s.a.v)’in ölümünden sonra bu hadisi nakleden tek kişi Ebubekir’dir ve ondan   başka hiç kimse bunu nakletmemiştir. Fakat bazen    bu hadisi Malik b. Evs’in evinde naklettiği söylenmektedir. Evet Ömer’in hilafeti döneminde bazı Muhacirler de bu hadisin doğruluğuna şahitlik etmişlerdir.[67]

İhtilaflı taraflardan biri olan zamane halifesinin o dönemde kendisinden başka kimsenin bilmediği ve duymadığı bir hadisi kanıt olarak göstermesi doğru mudur?   Elbette burada “Alim kimse şahsi ilim ve bilgisine dayanarak hüküm verebilir ve bu ilmiyle amel edebilir. Halife ise mezkur hadisi Peygamberden duyduğu için kendi ilmiyle amel ederek o konudaki Kur’an ayetlerini  tahsis ederek  ilmi üzere hüküm verebilir.” Diye bir itiraz da edilebilir. Ama ne yazık ki bizzat halifenin birbiriyle çelişen tutum ve davranışları, Fedek’i geri verme hususundaki çelişkili hareket metodu ve sonuçta Fedek’i verdiği halden kendisinden geri alması onun mezkur hadisin doğruluğuna inanmadığını göstermektedir. Buna rağmen nasıl olur da halifenin Peygamber  (s.a.v)’in kızını babasının mirasından mahrum etmede kendi ilmiyle amel ettiği ve Allah’ın kitabını  Peygamber (s.a.v)’den duyduğu o hadis ile tahsis ettiği söylenebilir?

2-Eğer Peygamber  (s.a.v)’in mirası hakkında Allah’ın emri “Onun mirası ve malları millidir ve Müslümanların mesalihi yolunda harcanmalıdır” ayetindeki şeklinde ise, peki neden Resulullah bu konuyu yegane varisi olan Hz. Zehra’ya söylememişti. Peygamber  (s.a.v)’in, Hz. Zehra’yı ilgilendiren ilahi bir hükmü ondan gizlemiş olması akla uygun mudur? Yoksa Peygamber (s.a.v) bu hükmü ona söylemişti de o bunu görmezlikten mi geldi? Hayır, kesinlikle böyle bir şey mümkün değildir. Zira Peygamber  (s.a.v)’in ismeti ve Hz. Zehra’nın masumluğu böyle bir ihtimalin olmasına engel teşkil etmektedir.

Bu yüzden Hz. Fatıma’nın inkarını böyle bir şeyin doğru olmadığının delili olarak saymalıyız. Zikredilmiş olan hadis ise siyasi sebeplerden dolayı Peygamber  (s.a.v)’in varisi meşru hakkından mahrum etmek isteyen kimselerin ortaya attıkları uydurma bir hadistir.

3-Eğer halifenin naklettiği hadis sahih ve gerçek bir hadis idiyse, neden Fedek konusu sürekli farklı siyasetler ve görüşler arasında mücadelelere maruz kaldı ve neden her halife kendi hükümeti döneminde Fedek hakkında değişik bir tavır sergiledi? Tarihe müracaat edildiğinde Fedek’in, halifeler zamanında sabit bir durumu olmadığı açıkça görülmektedir. Zira Fedek, bazen gerçek sahiplerine geri verilmiş ve bazen de tekrar müsadere edilmiştir. Neticede Fedek, her asırda İslam’ın hassas ve karmaşık  meselelerinden birini teşkil etmektedir. (Yukarıda bahsedilen Fedek hakkındaki mücadeleler geniş bir biçimde el-Gadir c. 7, s. 159-196 adlı kitapta nakletmektedir.) “Önceden de zikredildiği gibi, Ömer’in hilafeti döneminde Fedek, Hz. Ali ve Abbas’a geri verildi. (Fakat bu konu İmam (a.s)’ın Osman İbn-i Hanife yazmış olduğu bir mektuba ters düşmektedir. İmam (a.s), mektubunda şöyle buyurmaktadır: “***”[68]

Fedek, Osman’ın hilafeti döneminde Mervan’a geçti. Bu topraklar Muaviye’nin zamanında ve Hasan İbn-i Ali (a.s.)’ın (a.s) ölümünden sonra ise üç kişi arasında taksim edildi. (Mervan, Amr İbn-i As ve Yezid ibn-i Muaviye) daha sonra Mervan başa geçince Fedek’e tamamen sahip oldu ve burasını oğlu Abdulaziz’e bağışladı. Abdulaziz ise Fedek’i oğluna bıraktı. Sonunda Ömer İbn-i Abdulaziz ise Fedek’i oğluna bıraktı. Sonunda Ömer İbn-i Abdulaziz başa geçince bu toprakları gerçek sahipleri olan Zehra evlatlarına geri verdi. Fakat Yezid İbn-i Abdulmelik, halifeliği döneminde Fedek’i yeniden müsadere etti. Beni Abbasi’nin hilafet dönemine varıncaya kadar Fedek, Mervan oğulları arasında elden ele dolaştı. Abbasi oğullarının döneminde ise Ebu’l-Abbas Seffah, Fedek’i Abdullah İbn-i Hasan ibni Ali’ye geri verdi. Fakat Ebu Cafer Mensur, sonradan burayı tekrar müsadere etti. Mehdi Abbasi başa geçince de Fedek’i Zehra evlatlarına verdi. Musa İbn-i Mehdi ve onun kardeşi ise burayı tekrar gerçek sahiplerinden aldılar. Me’mun başa geçince Fedek’i yeniden Zehra evlatlarına bağışladı. Fakat Mütevekkil halife olunca burayı tekrar gerçek sahiplerinden aldı.”[69]

4-Resulullah (s.a.v)'in Fedek dışında malları ve mirası da vardı. Fakat 1. Halife, tüm bu miraslar arasında sadece Fedek’e karşı baskıcı bir tavır sergilemişti. Peygamber  (s.a.v)’in bırakmış olduğu mallar arasında onun hanımlarının evleri de vardı. Fakat,  halife, kesinlikle bu konulara el atmamış ve bu evlerin Peygamber  (s.a.v)’in kendi evi mi, yoksa o hanımların şahsi malı mı olduğu konusunda hiçbir incelemede bulunmamıştı. Ebubekir, bu tahkikatları yapmamakla birlikte kendi cenazesini Peygamber  (s.a.v)’in mutahhar kabrinin civarına gömülmesi için kızı Ayşe’den izin almıştır. Zira o kızını Peygamber  (s.a.v)’in varisi olarak tanıyordu. Halife, sadece Peygamber  (s.a.v)’in S() hanımlarının evlerini müsadere etmemekle kalmayıp Resulullah’ın Hz. Ali (a.s.)’ın elinde olan yüzüğü, sarığı, kılıcı, biniti ve elbiselerin de geri almamış ve bu gibi konulardan da hiç bahsetmemiştir. İbn-i Ebu’l_Hadid bu ayrıcalık karşısında öylesine şaşırmıştır ki, bu nedenle o bu olayı açıklayabilmek için kendisinden bazı nakillerde bulunmuştur. Fakat bu açıklamalar burada yazılmaya değmeyecek kadar asılsız ve yanlış olduğu için biz bunları nakletmiyoruz.[70]

Peygamber  (s.a.v)’in mirasından mahrum olma sadece Peygamber  (s.a.v)’in kızı için mi geçerli bir hükümdü, yoksa tüm varisleri için mi? Ya da esasen böyle bir mahrumiyet hakkında hiçbir hüküm yoktu da sadece siyasi sebeplerden dolayı mı Hz. Fatıma babasının mirasından mahrum edildi?

5-Eğer İslam dinine Peygamber  (s.a.v)’in varislerinin onun mirasından mahrum oldukları hakkında bir emir var idiyse tathir ayetinin hükmüne  göre bu çeşit kötülükten uzak olan Peygamber  (s.a.v)’in kızı neden bir hutbesinde şöyle buyuruyordu: “Ey Ebu Kuhafe oğlu! Senin babanın malından miras alabileceğin fakat benim alamayacağım, ilahi kitapta var mı? İsteyerek mi Allah’ın kitabını terk ettiniz ve onu bir kenara attınız. Siz benim babamdan miras almayacağımı ve benim onun ile aramda bir bağ olmadığını mı sandınız? Yüce Allah size bu konuda özel bir ayet nazil ederek bu ayette benim babamı miras kanunlarından hariç mi etti? Yoksa sizler iki dinin mensuplarının birbirilerinden miras alamayacaklarını mı söylüyorsunuz? Fakat benim ile babamın dini bir değil mi? Sizler Kur’an’ın umum ve hususuna benim babamdan ve amcasının oğlundan daha mı aşinasınız? Ahiret günü senin ile karşı karşıya gelecek olan bu eyerlenmiş binitin yularını eline al. Allah ne güzel hükmedici ve Muhammed (s.a.v) ne de iyi bir rehberdir. Senin ile benim miadım kıyamet günündedir. Kıyamet günü batıl ehli ziyankar olacaktır.”[71]

Hz. Zehra’nın bu sözleri karşısında önceden zikredilmiş olan o hadisin sahih olduğuna hiç ihtimal verilebilir mi? Bu nasıl bir hadistir ki, bu sadece Peygamber  (s.a.v)’in kızını ve amcasının oğlunu ilgilendirmesine rağmen, onların bu hadisten bir haberleri olmasın. Fakat başka bir şahıs bu hadisten tamamen haberdar olsun.

Şimdi konunun sonunda şu noktaları hatırlatıyoruz:

A-Peygamber  (s.a.v)’in kızının zamane halifesi ile olan hizası dört şey hakkındaydı:

1-Peygamber  (s.a.v)’in mirası

2-Fedek(ki burayı Peygamber (s.a.v) hayatta iken kızına bağışlamıştı. Bu topraklara Araplar Nihle de derlerdi.)

3-Akraba ve yakınların payı[72]

4-Hükümet ve velayet.

Hz. Zehra’nın hutbelerinde ve konuşmalarında bu dört konuya işaret edilmiştir. Bu yüzden bazen miras, bazen de Nihle kelimesinden istifade edilmiştir. İbn-i Ebi’l-Hadid bu konuyu geniş bir biçimde Şerh-i Nehc’ül-Belağa [73] adlı kitabında işlemiştir.

B-Merhum Seyyid Murtaza gibi bazı Şii alimleri “Biz miras bırakmayız, bizden kalan sadakadır” hadisini öyle tefsir etmişlerdir ki, buna göre bu hadisin Hz. Zehra’nın miras alması ile bir alakası  yoktur. Onlar diyorlar ki: “Nuverrisu” malum siygasındandır. Ve Mevsul “ma”, onun mefulüdür ve “sadaka” sözcüğü hal veya temiz cihetiyle mensubdur, Bu durumda bu hadisin manası şöyle olmaktadır. “Biz sadaka olarak bıraktıklarımızı miras vermeyiz.” Açıkça da görüldüğü gibi Peygamber  (s.a.v)’in hayattayken sadaka olarak tayin ettiği şeyler miras olarak alınamaz. Tabii bu, Peygamber (s.a.v)hiç miras bırakmaz anlamına gelmez.

Fakat bu tefsir yanlıştan da uzak değildir. Zira bu konu sadece peygamberi ilgilendirmez. Her müslümanın hayatta iken vakıf ya da sadaka olarak bıraktığı şeyler miras olarak alınamaz. Bu yüzden bu hüküm tüm Müslümanlar için geçerlidir.

C-Hz. Zehra’nın Ebubekir ile olan müzakerelerinden ve onun (s.a.v) tüm hutbelerinden de açıkça görüldüğü gibi o bu dünyadan göçünceye kadar muhaliflerine karşı kızgındı ve asla da onlardan razı olmadı.

 

Hz. Fatıma’nın Öfkesi

Önceden de zikredilmiş olduğu gibi Peygamber  (s.a.v)’in kızının Ebubekir ile olan münazara ve ihticacı, bir netice vermedi ve sonunda Fedek Hz. Zehra’nın elinden alındı. Bu yüzden Hz. Zehra, halifeden kızgın olarak bu dünyadan göçtü. Bu konu tarihte, inkar edilmeyecek kadar açıktır. Ehl-i Sünnet’in meşhur muhaddislerinden olan Buhari şöyle diyor:

“Halife,  Peygamber (s.a.v)’den naklettiği bir hadise dayanarak Fedek’i Fatıma’nın elinden aldı. Hz. Fatıma ona çok kızdı ve ölünceye dek de onunla konuşmadı.”

(Sahih-i buhari, Bab-u Farz’il-Hums, c. 5, s. 5; Kitab-ı Gazavat, bab-ı gazve-i Hayber, c. 6, s. 196. Burada şu da eklenilmiştir: “Fatıma, babasından sonra altı ay yaşadı. Öldüğü zaman onu kocası gece vaktinde defnetti ve Ebubekir’e de haber vermedi.”)

İbn-i Kuteybe El-Emame ve’s-Siyase adlı kitabında (C.1, s. 14) şöyle naklediyor:

“Ömer, Ebubekir’e şöyle dedi: “Fatıma’nın yanına gidelim. Zira biz onu öfkelendirdik. Onlar, Hz. Zehra’nın evine geldiler ve içeriye girmek için ondan izin istediler. Fakat o buna izin vermedi. Sonra onlar, Peygamber  (s.a.v)’in kızını teselli edip neden Fedek’i ona vermedikleri konusunda konuşunca Hz. Zehra cevaben onlara şöyle buyurdu: Sizlere Allah’ı şahit kılıyorum ki, siz  Peygamber (s.a.v)’den şunları duymadınız mı? Fatıma’nın rızası benim rızam, onun öfkesi benim öfkemdir. Fatıma benim kızımdır. Kim onu severse beni sevmiş, kim onu razı ederse beni razı etmiştir ve kim onu öfkelendirirse beni öfkelendirmiştir.” O ikisi bunları  Peygamber (s.a.v)’den duyduklarını itiraf ettiler. Bunun üzerine Zehra şöyle buyurdu: “Allah ve melekler şahittir ki, sizler beni öfkelendirdiniz ve beni razı kılmadınız. Eğer Peygamber’i (s.a.a) mülakat edersem sizi ona şikayet edeceğim. Ebubekir şöyle dedi: Ben senin ve Peygamber (s.a.v)’in öfkesinden Allah’a sığınıyorum.” Bunun üzerine halife ağlamaya başladı ve Hz. Fatıma şöyle buyurdu: “Allah şahit olsun ki, ben her namazdan sonra size beddua edeceğim.” Bu sözlerin ardından halife yanındakiler ile birlikte Hz. Zehra’nın evini terk etti. Sonra halk onun etrafına toplandı. O ise şöyle dedi: İçinizden bazı kimseler beni böyle bir işe sokmalarına rağmen geceyi helalleri ile birlikte hoşluk içerisinde geçiriyorlar. Benim sizin biatınıza ihtiyacım yok. Benim hilafet makamından alın.” (Cahiz, Resail adlı kitabında, s. 300 bu konudaki görüşünü bildirmiştir.) İslami muhaddislerin pek çoğu şu hadisi Peygamber’den (s.a.v) nakletmektedirler.

“Fatıma benim tenimin bir parçasıdır. Onu öfkelendiren beni öfkelendirmiş olur.”[74]


 


[1] Mu’cem el-Buldan ve Merasid el-İttila, Fedek maddesine müracaat ediniz

[2] Haşr/6-7

[3] İsra, 26

[4] Mecmeu’l.-Beyan c. 3, s. 411; Şerh-i İbni Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 268; Ed-Durr’ül-Mensur, c. 4, s. 177

[5] Ed’dürr-ül Mensur, c. 4, s. 176

[6] Sire-i Halebi, c. 3, s. 400

[7] Şerh-i Nehc’ül Belağa, İbn-i Ebi’l Hadid, c.16, s.236

[8] Bihar’ul Envar, c.48, s.144

[9] a.g.e., c.16, s.216

[10] A.g.e, s.214

[11] Şerh-i nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 211

[12] Tarih-i Taberi, c. 3, s. 202

[13] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbni Ebi’l-Hadid, c. 1, s. 133

 

[14] Sire-i Halebi, c. 3, s. 400

[15] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbni Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 316

[16] Nasih’et-Tevarih, c. Zehra s. 122

[17] Enfal/41

[18] Şerh-i Nehc’ül-Belağa-i İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 230-231

[19] Bu ikinci ihtimali her ne kadar İbn-i Ebil Hadid rivayet ediyorsa da doğru değildir. Zira Ömer İbn-i Abdulaziz H. 99’da halife olmuştur Oysa ki İmam Seccad (a.s) H. 94’de vefat etmiştir. İhtimaldir ki burada maksat Muhammed İbn-i Ali ibn-i Hüseyin’dir. Sadece Muhammed lafzı silinmiştir.

[20] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 216-218

[21] Futuh’ul-Buldan, s. 39-41; Tarih-i Yakubi, c. 3, s. 48

[22] Haşr/6-7

[23] Keşf’ul-Gumme, c. 2, s. 122

[24] Mecme’el-Beyan, c. 5, s. 260

[25] Feth’ul-Buldan-i Belazeri,  31-34-27; Mecme’ul-Beyan, c. 5, s. 260; Sire-i İbn-i Hişam, c. 3, s. 193-193

[26] Meğazi Vakıdi, c. 2, s. 706; Sire-i İbn-i Hişam, c. 3, s. 408; Ferh’ul-Buldan, s. 41-46; Ahkam’ul-Kur’an-i Cassas, c. 3, s. 528; Tarih-i Taberi, c. 3, s. 95-95

[27] Kenz’ul-Ummal Bab-ı Sele-i Rehm, c. 2, s. 157

[28] Feth’ul-Buldan, s. 46; Mu’cem’el- Buldan, c. 4, s. 240

[29] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 216

[30] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16; s. 284 ve 268. Onun müzakerelerini ileriki bölümlerde zikredeceğiz.

[31] Sire-i Halebi, c. 13, s. 399-400

[32] Muruc’uz-Zeheb, c 2, s. 200

[33] Mecme’ul-Buldan, c. 3, s. 238 Fedek maddesi

[34] Vefa'ul-Vefa, c. 2, s. 160

[35] Tefsir-i Burhan, c. 2, s. 419

[36] Tefsir-i Burhan, c. 2, s. 419

[37] Haşr suresinin tefsiri, c. 8, s. 125; Bihar’el-Envar, c. 8, s. 83; Heraic’in naklinden

[38] Feth’ul-Buldan, s. 43

[39] Bihar’ul-Envar, c. 8, s. 93-105

[40] İhticac-ı Tabersi, c. 1, s. 122

[41] Şerh-i Nehc’ül-Belağa-i İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 216

[42] Sire-i Halebi, c. 2, s. 400; Feth’ul-Buldan, c. 43; Mecme’el-Buldan, c. 4, Fedek maddesi

[43] Bihar’ul-Envar, c. 8, s. 105

[44] Şerh-i Nehc’Ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 274

[45] Sire-i Halebi, c. 3, s. 400

[46] Tefsir-i Ayyaşi, c. 2, s. 287

[47] Ed-Durr’ül-Mensur, c. 4, s. 176-177

[48] Sire-i Halebi, c. 3, s. 400; Sebt İbn-i Cevzi’nin naklinden

[49] Kamus’ur-Rical, c. 10, s. 84-85

[50] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 211

[51] İhticac-u Tabersi, c. 1, s. 122

[52] Nehc’ül-Belağa, 45. Mektup

[53] Müsned-i Ahmed, c. 3, s. 295

[54] Nisa/58

[55] A’raf/181

[56] Sahih-i Buhari, c. 3, s. 180; Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.4, s. 134

[57] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 284

[58] Şerh-i Nehc’ül-Belağa, c. 14 s. 161

[59] Meryem/5-6

[60] Fatır/32

[61] En’am/124

[62] Al-i İmran/38

[63] Neml/16

[64] Neml/15

[65] Sevaik s.9

[66] Şerh-u Nehc’il Belağa-i İbn-i Ebil Hadid c.14 s.229 ve Sevaik s.21

[67] a.g.e c.16 s.227

[68] 45. Mektup

[69] Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 6, s. 216

[70] a.g.e., c. 16, s. 261

[71] İhticac-ı Tabersi, c. 1, s. 138-139; Şerh-i Nehc’ül-Belağa İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 16, s. 251

[72] Enfal/41

[73] c. 16, s. 230

[74] Bu hadisin kaynakları hakkında bilgi sahibi olmak için el-Gadir, c. 7, s. 232-235’e başvurunuz