Resulullahın Ehlibeyti Hamseti Ali Aba
İki Büyük Emanetten En Önemlisip

Kuranda Ehli Beyt

Kuran'da Ehl-i Beyt (a.s)

Kur’an-ı Kerim düşünce, kanun ve değerler kaynağıdır... Kur’an, hayat programını düzenlemek ve hayat kanunlarını belirlemek üzere inen ilahî vahiy ve sözlerdir... Her Müslüman, Kur’an’ın belirlediği hayat çizgisinde hareket etmesi, Kur’an’ın getirdiği kanunlarla amel etmesi ve Kur’an’ın gösterdiği yolda yürümesi gerektiğini bilmektedir... Buradan yola çıkarak, bakalım Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt (a.s) hakkında ne demiştir, Ehl-i Beyt (a.s)’dan nasıl söz etmiştir?

Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt (a.s)’dan bahsederken iki üslup kullanmıştır:

1- Onlara özel bir unvan vererek onlardan bahsetmiştir. Tathir Ayeti’nde “Ehl-i Beyt” olarak, Meveddet Ayeti’nde de “Kurba­” (Peygamber’in yakınları) olarak onlardan söz edilmesini buna örnek olarak verebiliriz. Bu konuda birçok ayet nazil olmuş ve Sünnet-i Nebevî o ayetleri açıklamıştır; müfessirler ve raviler de, onları kendi hadis ve tefsir kitaplarında nakletmişlerdir.

2- Onlarla ilgili olaylar ve vakıaları kaydetmiş, onların fazilet ve makamlarını anlatmış, onları övmüş ve ümmeti onlara yöneltmek istemiştir. Bu konularda birçok ayet inmiştir. Bu ayetlerin bazılarında, Mübahele Ayeti (Âl-i İmran, 61) ve İt'am Ayeti'nde (İnsan, olduğu gibi, Ehl-i Beyt (a.s)’den toplu olarak söz edilmiş, bazılarında ise Ehl-i Beyt (a.s)’ın bazı fertlerinden bahsedilmiştir. Örneğin; Maide Sûresi'nin 55. ayeti olan ve “Velâyet Ayeti” diye adlandırılan, “Sizin veliniz, yalnız Allah, O'nun Peygamberi ve iman eden, namaz kılan ve rükû halinde zekât verenlerdir.” ayetinde Hz. Emir'ül-Müminin Ali (a.s)’dan bahsedilmektedir.

Biz burada, bu ayetlerden bir kısmı hakkında biraz durmaya çalışacağız:

Genel Olarak Ehl-i Beyt (a.s) Hakkında Nazil Olan Ayetler

1- Tathir Ayeti

“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”

(Ahzab Sûresi: 33)

Birçok tefsir ve hadis kitaplarında bu ayet-i kerimedeki “Ehl-i Beyt”ten maksadın, Peygamber’in Ehl-i Byeti ve onların da, “Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s)" olduğu açıklanmıştır.

Suyutî, ed-Dürr'ül-Mensur adlı tefsirinde, Taberanî'nin, Ümmü Seleme'den şöyle tahriç ettiğini bildiriyor: "Peygamber (s.a.a), kızı Fatıma (a.s)'a şöyle buyurdu: “Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir.” O da gidip onları getirdiğinde, Peygamber (s.a.a) Fedek’ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: “Allah'ım, bunlar Muhammed’in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed’in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim'in soyuna indirdin. Şüphesiz ki sen, övülensin, yücesin.”

Ümmü Seleme diyor: “Ben de abanın altına girmek ve onlara katılmak istedim ve bunun için abanın bir ucunu kaldırdım. Peygamber (s.a.a) abayı benim elimden çekti ve abanın altına girmeme müsaade etmedi ve şöyle buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin.”[1]

Peygamber (s.a.a)'in zevcesi Ümmü Seleme'den nakledilen diğer bir hadiste de şöyle geçer: “Peygamber (s.a.a) Ümmü Seleme’nin evinde bir yatakta yatmıştı ve üzerine de bir Hayber abası örtmüştü. O sırada Fatıma (a.s) biraz yemek getirdi. Peygamber (s.a.a) buyurdu: “(Ey Fatıma!) Kocanı ve çocukların Hasan ve Hüseyin’i benim yanıma çağır.” O da onları çağırdı. Yemeği yedikleri sırada Peygamber (s.a.a)’e şu ayet nazil oldu:

“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”

Peygamber (s.a.a) üzerindeki abanın fazlasını onların (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'in) üzerine örttü, daha sonra elini abadan çıkarıp göğe kaldırarak şöyle dua etti:

“Allah'ım, bunlar benim Ehl-i Beytim ve bana ait olan kimselerdir; öyleyse her türlü pisliği ve kötülüğü onlardan gider ve onları tertemiz kıl.”

Hz. Peygamber (s.a.a), bu sözü üç defa tekrarladı. Ümmü Seleme diyor: “Bende başımı o örtünün altına soktum ve dedim: “Ya Resulullah! Ben de sizinle miyim?” Peygamber (s.a.a) iki defa buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin.”[2]

Hz. Peygamber (s.a.a), devamlı olarak bu ayetin manasını ümmetine açıklıyor ve bu ayette açıklanan nur ve hidayetten ayrı düşmemeleri için sürekli olarak onların dikkatini bu ayete çekiyordu. Örnek olarak şu hadis-i şerifi zikredebiliriz:

Peygamber Ekrem buyuruyor ki:

“Bu ayet (Tathir Ayeti) beş kişinin hakkında nazil olmuştur: Ben, Ali, Fatıma, Hasan, ve Hüseyin...”[3]

Bu ayetin tefsirinde, Ehl-i Beyt (a.s)'dan maksadın kimler olduğu hakkında Aişe'den şöyle bir rivayet nakledilmektedir:

“Bir gün Peygamber (s.a.a) üzerinde siyah yünden dokunmuş nakışlı bir kumaş olduğu halde dışarı çıktı. O sırada Hasan b. Ali geldi, Peygamber onu o kumaşın altına aldı; sonra Hüseyin geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; sonra Fatıma geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; daha sonra da Ali geldi, geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı ve şu ayeti okudu: “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”

Başka bir rivayette şöyle nakledilmiştir: “Peygamber (s.a.a) sabah namazına giderken Fatıma’nın evinin önünden geçer ve şöyle buyururdu:

“Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Namaz vaktidir... Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister."[4]

Evet, Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt (a.s)'dan bu şekilde bahsetmekte ve onların her çeşit pislikten, günahtan, heva ve hevesten pâk ve temiz olduklarını belirtmektedir. Bunun için, onların amelleri ve şahsiyetleri bütün Müslümanlara örnektir. Kur’an-ı Kerim’in onları bu şekilde tanıtmasından maksat, ümmete onların yüce makam ve değerlerini açıklayarak, ümmetin onlara tabi olmasını, şeriatı kavrayıp, ilahî hükümleri anlmakta onlara başvurmasını sağlamak, görüş farklılıklarında, anlayış ve inanç çelişkilerinde onlara amelî bir ölçü tayin etmektir. Kur’an-ı Kerim'in, birçok ayette bu manayı tekit etmesi, Ehl-i Beyt (a.s)’ın Hz. Peygamber’den sonra Müslümanların rehberi olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in, aylarca devamlı olarak sabah namazlarında Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatıma (a.s)’ın kapısına gelerek onları “Ehl-i Beyt” diye çağırmasının, bu ailenin şahsiyetini tanıtmak, “Tathir Ayeti”ni tefsir etmek, Ehl-i Beyt (a.s)’ın makamını ümmete anlatarak ümmetin dikkatini onlara çekmek ve Ehl-i Beyt'in sevgi, itaat ve velâyetlerini ümmete farz kılmaktan başka bir amacı olamazdı.

Taberanî, Ebu’l-Hamra’dan şöyle rivayet ediyor: “Altı ay Peygamber (s.a.a)’ın, Ali (a.s) ve Fatıma (a.s)’ın kapısına gelip şöyle dediğine şahit oldum:

“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”[5]

Fahr-i Razî de bu hadisi şöyle naklediyor:

“Ey Peygamber kendi ehlini (aileni) namaza emret ve onun üzerinde sebatla dur.” ayeti nazil olduktan sonra Hz. Resulullah (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatıma (a.s)’ın evine gelip; “Namaz vaktidir, Ey Ehl-i Beyt! “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” derdi."

Aynı kitapta, Hammad b. Seleme’nin Ali b. Zeyd’den, onun da Enes’ten rivayet ettiği hadise de yer veriliyor. O hadiste de şöyle deniyor: “Hz. Peygamber (s.a.a), altı ay boyunca namaza gittiği zaman Fatıma (a.s)’ın evinin önünden geçip şöyle buyuruyordu: “Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”[6]

Allah-u Teala’nın Hz. Resulullah’a: “(Ey Peygamber!) Ehlini namaza emret...” hitabında bulunduktan sonra, Peygamber’in namaz vakitlerinde bu şekilde davranması, Müslümanlara, Allah’ın kendilerinden her türlü kötülüğü gidererek tertemiz kıldığı Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu ve Hz. Resulullah’ın onlara verdiği has önemi göstermektedir.

Bundan başka, Tathir Ayeti'nin hem manası ve hem de onda kullanılan lafızlar, Ehl-i Beyt'ten maksadın bu beş kişi olduğunu göstermektedir. Zira, tefsir kitaplarında da açıklandığı gibi, eğer Ehl-i Beyt’ten maksat, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hanımları olsaydı, onlara, erkeklerde kullanılan “ankum” ve “yutahhirekum” kelimelerindeki "kum" zamirleri yerine, kadınlarda kullanılan "ankunne" ve "yutahhirekunne" zamirleriyle hitap edilirdi; yani, müennes (kadın) zamiriyle hitap edilirdi. Oysa onlara “ankum” ve “yutahhirekum” kelimelerinde olduğu gibi, müzekker (erkek) zamirleri ile hitap edildiğini görüyoruz. Bu ise, maksadın, Peygamber'in hanımları olmadığını göstermektedir.

Bu ayet-i kerime, gerçeği anlamakta şüpheye düşmemek ve Kur’an-ı Kerim'in hedeflerinden uzaklaşmamak için bize çok geniş ve derin içerikli bir yolu çizerek İslâmî yaşantıda temel gerçeklere dikkatimizi çekiyor ve ümmeti, Ehl-i Beyt temeli ve ekseni etrafında temizlik ve bütün günah ve pisliklerden arınma esası üzerine toplamak istiyor.

Müslümanlar arasında, Ehl-i Beyt’ten başka, Kur’an-ı Kerim'in “mutlak taharet” ve “günah ve kötülüklerden uzak olma” sıfatlarının kendilerinde olduğuna tanıklık ettiği hiç kimse yoktur.

2- Meveddet Ayeti

“(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir.”

(Şûra Sûresi: 23)

Hz. Peygamber (s.a.a), bu ayetten kimlerin kastedildiğini ve sevgileri ve itaatleri farz olanların kimler olduğunu Müslümanlara beyan etmiştir.

Tefsir, hadis ve tarih yazarları bu ayetteki “Kurba” (Peygamber'in yakınları) kelimesinden maksadın, “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s)" olduğunu nakletmişlerdir.

Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazıyor: “Nakledilmiştir ki, müşrikler bir gün toplanıp kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Acaba Muhammed, yaptıklarından dolayı karşılık olarak bir şey isteyecek mi?” O zaman; "De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir.” ayeti nazil oldu.”

Zemahşerî daha sonra sözüne şöyle devam ediyor: “Bu ayet nazil olduğu zaman Peygamber'e: “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?" diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.a): “Onlar Ali, Fatıma ve iki evlatları Hasan ve Hüseyin'dir." diye buyurdular."[7]

Ahmed b. Hanbel de, Müsned’inde kendi senedi ile Said b. Cübeyr’den, o da İbn-i Abbas’tan (r.a) şöyle naklediyor:

"Meveddet ayeti nazil olduğunuda Peygamber'e: “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?" diye sordular. Resulullah: “Onlar Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” diye buyurdu."[8]

Fahr-i Razî, kendi tefsirinde, Keşşaf tefsirinin sahibi Zemahşerî’den “Âl-i Muhammed” hakkındaki görüşünü naklettikten sonra aynen şöyle yazıyor:

“Benim görüşüme göre, “Âl-i Muhammed” Muhammed’in Ehl-i Beyti, Hz. Muhammed ile irtibatı çok yakın olan kimselerdir. Bu irtibat daha kuvvetli ve daha kâmil oldukça yakınlığın ölçüsü de artacaktır. Hiç şüphesiz, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in Hz. Peygamber'e olan yakınlıkları, onunla olan irtibatları herkesten daha fazla ve daha kuvvetli idi. Bu, mütevatir olarak nakledilmiş ve ispat olunmuştur. O halde, onların “Âl-i Muhammed” olduğu ortaya çıkıyor.

“Âl” kelimesinin açıklamasında değişik görüşler ortaya atılmıştır. “Âl”dan maksadın “akrabalar” olduğu görüşünü kabul etsek, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in “Âl-i Muhemmed” olduğu açıktır. Bazıları, “Âl”dan maksadın bütün ümmet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ama bu görüş batıl bir görüştür. Çünkü bu görüş, “Âl” kelimesinin sözcük anlamına tamamen ters düşmenin yanı sıra, ümmetin tümünün “Âl” sayıldıkları için zekat yemelerinin haram olmasını da gerektirir. Oysa bunun doğru olmadığı ortadadır. Dolayısıyla Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'in “Âl” kelimesinin kapsamına girdikleri kesindir; oysa onlardan başkalarının bu kelimenin kapsamına girmesinde ihtilaf vardır. Başkalarının “Âl” kelimesinin kapsamına girmesi, gerçekte akılın ve naklin hilafınadır.”

Daha önce de söylediğimiz gibi, Zemahşerî nakletmiştir ki: "Bu ayet (Meveddet Ayeti) nazil olduğunda Peygamber’e: “Ya Resulullah! Muhabbet ve sevgileri bize farz olan yakınların kimlerdir?" diye soruldu. Bunun üzerine Hz. Resulullah: “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” dediler. Dolayısıyla buradan da onları sevmenin farz olduğu ortaya çıkar.

Şunu da eklemek gerekir ki, Hz. Peygamber (s.a.a) Fatıma (a.s)’ı çok seviyor ve şöyle buyuruyordu:

“Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu inciten, rahatsız eden beni incitip rahatsız etmiştir.”

Yine mütevatir olarak Hz. Muhammed (s.a.a)’in Ali, Hasan ve Hüsyin'i çok sevdiği rivayet edilmiştir. Bu sabit olunca Peygamber’in ümmetine de onları sevmek farz olur. Zira Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki:

“(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da siz sevsin...” (Âl-i İmran Sûresi: 31)

"... Ve ona (Peygamber’e) uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” (A’raf Sûresi: 158)

“Onun (Peygamber'in) emrine aykırı hareket edenler, Allah’ın azabından sakınsınlar.” (Nur Sûresi: 63)

“(Ey Müslümanlar!) Andolsun ki, Allah’ın Resulü’nde sizin için uyulacak güzel bir örnek var. (O, sizin için en güzel örnektir.) ...” (Ahzab Sûresi: 21)

Buna göre, Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i sevdiği ve onlara önem verdiği için, Müslümanların da Hz. Peygamber (s.a.a)’e uyarak onları sevmesinin, onlara önem vermesinin farz olduğu anlaşılır.

Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’ne dua edip salâvat göndermek de, Ehl-i Beyt’in büyük bir makama sahip olduklarını gösterir. Hatta namaz kılarken bile “Teşehhüd”ün sonunda; "Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in Âline salâvat ve rahmet gönder.” şeklinde onlara dua ederek salâvat göndermek farzdır.

Bu büyük tazim ve saygı Ehl-i Beyt’ten başka hiç kimsenin hakkında bulunmamaktadır. Bütün bu zikredilenler, Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’ni sevmenin farz olduğunu göstermektedir.

İmam Şafiî bir şiirinde şöyle diyor:

“Ey yolcu! Mina kumluğunda biraz dur; seher vakti hacılar Mina’ya akın yaptıklarında, büyük bir ırmak gibi coşup gittiklerinde, Hif’in[9] sakinlerine ve ayaktakilere seslen; onlara de ki: Eğer Muhemmed’in Ehl-i Beyti’ni sevmek rafizilik ise (dini terketmkse), öyleyse bütün insanlar ve cinler tanık olsunlar, ben rafiziyim."[10]

Taberî, İbn-i Abbas’tan naklettiği bir hadiste şöyle diyor:

“Meveddet Ayeti nazil olduğunda Müslümanlar Resulullah’a: “Muhabbeti ve sevgisi bize farz olan akrabaların kimlerdir ya Resulullah?” diye sordular. Resulullah (s.a.a): “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır." diye buyurdular."

Bu hadisi, Ahmd b. Hanbel de, Menakıb adlı kitabında nakletmiştir.[11]

İbn-i Münzir, İbn-i Ebî Hatem, İbn-i Merdeveyh ve Taberanî (Mu’cem-i Kebir’de) İbn-i Abbas'tan şöyle naklediyorlar:

"Meveddet Ayeti nazil olunca Müslümanlar: “Ya Resulullah! Muhabbet ve sevgileri bizlere farz olan yakınların kimlerdir?" diye sordular. Resulullah (s.a.a): “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” diye buyurdular."[12]

Yine Mu’cem-i Kebir adlı kitapta sahih olarak İmam Hasan b. Ali (a.s)'dan nakledilmiştir ki: "Hz. Ali (a.s), bir gün halka hutbe okuyarak şöyle buyurdu:

“Ben, Allah’ın: “De ki: Tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir.” buyurarak sevgi ve muhabbetlerini taşımayı Müslümanlara farz kıldığı Ehl-i Beyt’tenim.”

Kur’an-ı Kerim, Tathir Ayeti'nde, Ehl-i Beyt’in bütün pislik, kötülük ve günahlardan pak ve temiz olduğunu ispat etmiş, böylece onların ne kadar değerli olduklarını ve İslâm ümmetinin hayatında ne kadar büyük bir role sahip olduklarını açıklamıştır. Bundan dolayı da muhabbet ve sevgileri farz kılınmıştır. Kur’an’ın, onlara sevgi ve muhabbet beslemeyi farz kılmasından maksadı, yalnızca duygusal bir irtibat ve kalbî bir muhabbet değildir. Zira, insanın sadece içinde bulunup, vicdanında yaşayan, ama amellerinde herhangi bir etkisi olmayan muhabbet ve sevginin bir faydası yoktur. Hz. Peygamber (s.a.a)’in yakınlarına gerçek sevgi ve muhabbet, ancak onlara tabi olmak, onların yolunda hareket etmek, onların söz ve amellerine uymak ve onları ümmetin hakikî önderleri ve imamları olarak kabul etmekle olur.

Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.a)’in, ümmetine: “Ben sizden peygamberlik ve Allah’ın ahkâmını tebliğ etme yolunda çektiğim zhametler ve zorluklara karşılık Ehl-i Beytimi ve yakınlarımı sevmekten başka hiçbir ücret istemiyorum.” demesini emrederken, gerçekte, ümmetin takip edeceği doğru yolu, inançlarını ve şeriatın hükümlerini öğrenmekte kime başvuracaklarını göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, bu vesileyle ümmeti Ehl-i Beyt’in yoluna sevk etmek istemiştir.

Eğer Ehl-i Beyt’in yolu, doğru yol olmasaydı ve onlar ümmeti hidayet etmek için yetersiz olsalardı, hiçbir zaman böyle bir ayet nazil olmaz ve Peygamber (s.a.a), zahmetlerinin karşısında, Ehl-i Beytini sevmeyi ümmetinden istemezdi.

Bütün bunlardan şu neticeyi elde ediyoruz: Kur’an’ın bu ayeti, bizim Ehl-i Beyt’in yolunda gidip her şeyde onlara uymamızın gerekli olduğunu bildirmektedir. Zira o büyük insanların pak, tertemiz ve her yönden doğru bir şahsiyete sahip oldukları herkesçe bilinmektedir. Kur’an-ı Kerim, bu ve bunun gibi ayetlerle, Ehl-i Beyt’in yolunu tutmak ve İslâm’ı onlardan öğrenmek için ümmete güvence vermektedir.

Bu ayet-i kerime ve Hz. Peygamber (s.a.a)’den bu mübarek ayetle ilgili olarak nakledilen hadisler, Ehl-i Beyt’in muhabbetini her Müslümanın kalbine yerleştirmekte ve Müslümanların Ehl-i Beyt hakkında ne şekilde düşünmeleri gerektiğini, onların düşmanlarına ve dostlarına nasıl davranmaları gerektiğini, Ehl-i Beyt’in fıkıh, tefsir, düşünce ve inanç alanındaki açıklamaları, onların dinî ve siyasî önderlikleri karşısında vazifelerinin ne olduğunu açıklamaktadır.

3- Mübahele Ayeti

“(Ey Peygamber!) Sana gelen bilgiden sonra, kim seninle bu hususta tartışacak olursa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.”

(Âl-i İmran Sûresi: 61)

Tarihçiler ve müfessirler, İslâm tarihinde meydana gelen çok önemli bir olayı nakletmişlerdir ki, bu olay, Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beyti’nin (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin) Allah (c.c) katında olan değerlerini ve Müslümanların arasında olan makamlarını açıkça ortaya koymuştur.

“Mübahele” olarak anılan bu olayı tarihçiler, müfessirler ve raviler şöyle nakletmişlerdir:

“Hıristiyan olan Necran kabilesinden bir heyet,[13] Hz. Muhammed (s.a.a)’in yanına gelip onun peygamberliği hakkında bahsedip delil isteyince, Allah-u Teala bu ayet-i kerimeyi nazil ederek Hz. Peygamber'e; Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i -Allah’ın selâmı onların üzerine olsun- yanına alıp çöle çıkmasını, Hıristiyanlara da kendi hanım ve çocuklarıyla birlikte çöle çıkmalarını, sonra da Allah’tan yalancıların üzerine lânet ve cezasını indirmesi için dua etmelerini emretti."

Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazıyor:

“Hz. Peygamber (s.a.a), Necran Hıristiyanlarını mübahele[14] etmeye çağırdığı zaman dediler ki: “Müsaade edin, dönüp bu konuda biraz düşünelim. Kendi aralarında toplanıp konuştukları zaman, fikir sahipleri olan Akıb'e dönerek: “Ey Mesih'in kulu! Senin görüşün nedir?" diye sordular. O da şöyle dedi: “Ey Hıristiyan Cemaati! Andolsun Allah’a ki, siz Muhammed’in Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ve O'ndan hak bir kitap getirmiş olduğunu biliyorsunuz. Allah’a andolsun ki, peygamberi ile mübahele eden hiçbir ümmetin büyükleri diri kalmamış ve küçükleri de büyümemiştir. Eğer onunla mübahele ederseniz, gerçekten hepimiz helâk oluruz. Bununla beraber yine de kendi dininizin üzerinde kalmak isterseniz, bu şahısla (Muhammed’le) vedalaşın ve kendi diyarınıza dönün." Bu arada Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Hüseyin'i kucağına almış, Hz. Hasan'ın elinden tutmuş, peşi sıra Hz. Fatıma ve onun peşi sıra da Hz. Ali olduğu halde geldi ve: “Ben dua ettiğim zaman siz de amin deyin.” diye buyurdular.

Necran papazı bu manzarayı görünce, Hıristiyanlara dönerek şöyle dedi:

“Ey Hıristiyan topluluğu! Ben öyle simalar görüyorum ki, Allah bir dağı onların hürmetine yerinden koparmak istese, koparır. Onlarla mübahele etmeyin. Eğer mübahele ederseniz, helâk olursunuz ve kıyamet gününe kadar yeryüzünde bir Hıristiyan kalmaz. Bunun üzerine Hıristiyanlar, Hz. Peygamber (s.a.a)'e dediler ki: “Ey Ebe’l-Kasım! Biz seninle mübahele etmemeye karar verdik; sen kendi dininde kal, biz de kendi dinimizde.”

Hz. Peygamber (s.a.a) de şöyle buyurdu: “Eğer mübahele etmiyorsanız, öyleyse İslâm dinini kabul edin ve Müslüman olun ki, Müslümanların menfaat ve zararlarına ortak olasınız.” Hıristiyanlar bunu kabul etmeyince, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Öyleyse sizinle savaşacağım.” Onlar şöyle dediler: “Bizim Arap milleti ile savaşmaya gücümüz yoktur. Fakat seninle bir anlaşma yapmaya hazırız. Eğer bizimle savaşmaz, bizi korkutmaz ve bizi kendi dinimizden döndürmezseniz, her yıl size iki bin tane elbise veririz. Bunların yarısını safer ayında ve yarısını da recep ayında veririz. Bundan başka, bir de demirden dokunan otuz adet zırh veririz.” Peygamber (s.a.a) de buna razı oldu ve daha sonra şöyle buyurdu:

“Canım elinde olan Allah’a andolsun ki, Necran ehlinin helâk olma vakti gelip çatmıştı. Eğer onlar mübahele etmiş olsalardı, şüphesiz ki suret değişip maymun ve domuz olacaklardı ve bu sahra onlar için ateşten bir cehenneme dönecekti. Hatta ağaçların üstündeki kuşlar da dahil olmak üzere Necran ehlinin hepsi helâk olacaktı ve bir yıl bile geçmeden bütün Hıristiyanlar yok olup gideceklerdi.”

Zemahşerî, bu olayı naklettikten sonra, Mübahele Ayeti'nin tefsiriyle ilgili olarak Ehl-i Beyt’in büyüklüğü hakkında Aişe’den rivayet ettiği bir hadis ile Ehl-i Beyt’in makamını açıklıyor ve şöyle diyor:
“Allah-u Teala bu ayette, onları 'kendimiz' diye tabir edilen kimseden de önce zikretmiştir ki, onların Allah katındaki özel makamlarını ve yakınlık derecelerini açıkça bildirsin. Bu ayet, 'Ashab-ı Kisa'nın
[15] fazilet ve üstünlüğüne en büyük ve en güçlü bir delildir.

Aynı zamanda bu olay, Hz. Resulullah'ın nübüvvetinin doğruluğuna da güzel bir delildir. Zira ister dost olsun, ister düşman, hiçbir şahıs, Hıristiyanların, Hz. Peygamber (s.a.a)'in mübahele isteğini kabul ettiklerini nakletmemiştir."[16]

İman ordusuyla şirk ordusunun karşı karşıya geldiği bu olayda sadece bunların öne çıkması, onların hidayet önderleri, ümmetin seçkinleri, ileri gelenleri ve ümmet içinde duları geri dönmeyen, sözleri yalanlanmayan en temiz ve en kutsal kişiler olduklarını göstermektedir.

İşte buradan şunu anlıyoruz: Ehl-i Beyt’ten gelen fikirler, hükümler, hadisler, tefsirler ve hidayetler, tertemiz bir kaynaktan sadır olduğu için hak ve güvenilirdir; sözleri, amelleri ve yollarının doğruluğunda hiçbir kuşku bulunmayan şahıslar, onlardır.

Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt ile İslâm düşmanlarına meydan okuyup, lânet ve azabın, onlardan yüz çeviren düşmanların üzerine kılınmasını istemiştir. Eğer Ehl-i Beyt (a.s)'ın sözleri, amelleri ve yollarının doğruluğu kesin olmasaydı, hiçbir zaman Allah-u Teala böyle bir şeref ve makamı onlara vermezdi ve Kur’an-ı Kerim onlardan bu şekilde söz etmezdi.

Ehl-i Sünnet'in büyük müfessirlerinden Fahr-i Razî de, Tefsir-i Kebir adlı eserinde Zemahşerî'nin naklettiği rivayeti aynen nakletmiş ve söz konusu ayetin tefsirinde Zemahşerî’nin sözlerine katılarak şunu da eklemiştir: “Bil ki, bu hadisin doğru olduğuna tefsir ve hadis ehli ittifak ve icma etmişlerdir.”[17]

Merhum Allame Tabatabaî, Tefsir'ul-Mizan'da, Peygamber (s.a.a)’in, Allah Teala’nın emriyle Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i yanına alarak düşmanlarla mübahele etmek istediğini söyledikten sonra aynen şunları yazıyor:

“Hadis alimlerinin hepsi, bu rivayeti nakletmiş ve kabul etmişlerdir. Sahih-i Müslim, Sahih-i Tirmizî ve diğer meşhur hadis yazarları da, onu kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Tarihçiler de, bu olayı onaylamışlardır. Mufessirler de, bu olayı hiçbir şüphe ve itiraz etmeden kendi tefsirlerinde anlatmışlardır. Bunlar arasında Taberî, Ebu'l-Fida, İbn-i Kesir, Suyutî ve diğerleri gibi hadis ve tarih alanında meşhur olan alimler de yer alırlar."

Görüldüğü üzere, müfessirler bu şekilde Ehl-i Beyt'in kimler olduğu ve onları sevmenin ümmete farz olduğu hakkında icma etmişlerdir.

Böylece, daha önce zikredilen iki ayette Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'den ibaret olan Ehl-i Beyt’in pak ve tertemiz olduklarını ve bundan dolayı da sevgilerinin herkese farz olduğunu bildiriliyor; bu ayette de Hz. Resulullah (s.a.a)'a, onlar vasıtasıyla düşmanlarla mübahele etmesi emredilerek onların yüce ve mukaddes makamları beyan ediliyor. Eğer Ehl-i Beyt’in Allah yanında seçkin ve özel bir yeri olmasaydı, Yüce Allah asla Peygamber’ine, onlarla Allah’ın düşmanlarıyla mübahele etmesini ve onları vasıta kılarak azap ve lânetin yalancıların üzerine nazil olmasını istemesini emretmezdi.

Bu ayette dakik edebî incelikler de vardır ki, onlara da dikkat etmek gerekir. Mesela; ayet-i kerimede “çocuklarımız, kadınlarımız ve kendilerimiz” denilerek Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) Hz. Peygamber'e izafe edilmiştir.

Eğer bu olay pratikte gerçekleşmez ve Hz. Peygamber (s.a.a) amelî olarak isimlerini zikrettiğimiz o mukaddes zatlarla mübaheleye çıkmasaydı, bu sözlerle başka şahısların akla gelmesi mümkündü. Mesela; “kadınlarımız” kelimesiyle Hz. Fatıma (a.s) ve Peygamber (s.a.a)'in diğer kızları ve “kendilerimiz” kelimesiyle de yalnızca Peygamber (s.a.a)’in kendisi anlaşılabilirdi. Ancak Peygamber-i Ekrem’in başkalarını değil de bu dört şahsiyeti mübahele için kendisiyle götürmesi, bize şunu bildirmektedir: Bu ümmetin kadınlarının en seçkini ve onların örneği, Hz. Fatıma (a.s)’dır ve ümmetin evlatlarının en seçkini, Hz. Hasan (a.s) ile Hz. Hüseyin (a.s)'dir ve Kur’an-ı Kerim onları Peygamber’in evlatları olarak kabul etmiştir. “Kendilerimiz” kelimesiyle de Kur’an-ı Kerim, Hz. Ali'yi Peygamber'in kendi canı sayılacak bir makama sahip olduğunu açıklamıştır.

4- Salâvat (Salât) Ayeti

“Şüphe yok ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât (rahmet) ederler. Ey inananlar, siz de ona salât edin ve tam teslimiyetle ona selâm verin.”

(Ahzap Sûresi: 56)

Daha önce zikrettiğimiz ayetler, Ehl-i Beyt (a.s)’ın pak ve tertemiz olduğunu, onları sevmenin farz olduğunu ve onların Hz. Peygamber'in Ehl-i Beyti olduğunu açıklamıştır. Kur’an müfessirleri de, Hz. Peygamber'in hadislerinden faydalanarak Ehl-i Beyt (a.s)'ın kimler olduğunu isimleriyle belirlemiş, onların “Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (a.s), Hz. Hasan (a.s), Hz. Hüseyin (a.s)" olduklarını açıklığa kavuşturmuşlardır.

Bu ayet ise, Hz. Peygamber (s.a.a)'e ve Ehl-i Beyti (a.s)'a salât ve selâm göndermeyi emrediyor ve bunu yalnızca onlara mahsus kılıyor, onlardan başkalarına değil. Böylece ümmetin, onların rehberlik liyakatlerini kavrayabilmeleri için, onların makam ve değerlerini çok ince ve zarif bir şekilde ortaya koyuyor.

Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir'inde bu mübarek ayetin tefsiriyle ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.a)’den şu hadisi nakeldiyor: “Hz. Peygamber (s.a.a)'den: “Ya Resulallah! Sana ne şekilde salâvat getirelim?” diye soruldu. Hazret, bana şöyle salâvat getirin buyurdu: “Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât (rahmet) et, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehl-i Beyt’ine salât ettin; Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine bereket ver, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehl-i Beyt’ine bereket verdin. Şüphesiz, sen beğenilmişsin, yücesin.”

Fahr-i Razî, bu hadisi nakletmeden önce söz konusu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:

“Bu ayet, Şafiî’nin sözüne delildir; zira emir farza delalet eder. O halde Hz. Peygamber (s.a.a)’e salâvat getirmek farzdır. Teşehhüdün dışında salâvat getirmenin farz olmadığına göre, Şafiî’nin de dediği gibi teşehhütte salâvat getirmek farzdır."[18]

Daha sonra şöyle devam ediyor:

“Eğer "Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlarsa, artık bizim salâvat getirmemize ne gerek var?” diye sorulursa, deriz ki: “Hz. Peygamber'e salâvat getirmek, onun salâvata ihtiyacı olduğu için değildir. Yoksa Allah’ın salâtından sonra meleklerin salâvatına da ihtiyacı kalmazdı. Salâvat, Peygamber'e karşı bizden taraf bir tazim ve saygıdır. Bu vesile ile sevap kazanabiliyoruz. İşte bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.a) buyuruyor: “Kim bana bir defa salâvat getirirse, Allah da ona on defa salât eder.”

Suyutî de, ed-Dürü’ül-Mensur adlı tefsirinde şöyle yazıyor:

“Abdurrezzak, İbn-i Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Hamid, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn-i Mace ve İbn-i Merdeveyh, Ka’b bin Umre’den şöyle nakletmişlerdir: “Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber'e: “Ya Resulallah! Sana selâm vermenin usulünü öğrendik, bize sana salâvat getirmenin şeklini de öğretir misin?” diye arzetti. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “De ki: Allah’ım, Muhammed'e ve Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât (rahmet) et, nasıl ki İbrahim'e ve İbrahim'in soyuna salât ettin. Gerçekten sen övgü ve izzet sahibisin.”

Suyutî, bu rivayetten başka on sekiz hadis daha nakletmiştir ki hepsi, Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’nin de salâvatlarda o Hazretle birlikte zikredilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu hadisleri, muhaddisler, İbn-i Abbas, Talha, Ebu Said Hudrî, Ebu Hureyre, Ebu Mes’ud Ensarî, İbn-i Mes’ud, Ka’b bin Umre ve Ali (a.s) gibi sahabilerden nakletmişlerdir.

Aynı kaynakta yine şöyle deniliyor:

“Ahmed ve Tirmizî, Hasan b. Ali (a.s)’dan nakletmişler ki, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Cimri, benim ismim yanında anıldığı zaman, bana salâvat getirmeyen kimsedir.”[19]

Bunlardan başka İslâm fakihleri, namazın teşehhüdünde Muhammed’e ve onun Âli’ne (Ehl-i Beyti’ne) salâvat getirmeyi ve Peygamber'in isminin yanında Ehl-i Beyti’nin de isminin anılmasını farz bilmişlerdir.[20]

Bu ayetin mana ve tefsiri üzerinde düşünen herkes, bu hükmün, yani salâtın farz edilmesinin, Hz. Peygamber'in Ehl-i Beyti’ne ta’zim ve saygıyı ifade ettiğini anlar. O Ehl-i Beyt ki, Allah onlardan bütün kötülükleri uzaklaştırarak onları tertemiz kılmıştır ki, ümmet onlara uyup, onların yolundan hareket ederek fitne ve ihtilaflardan korunabilsin.

Evet; kendilerine salâvat getirmeden namazın sahih olmayacağı bu yüce zatlar, ümmetin imamlarıdırlar. Eğer onların yolu doğru yol olmasaydı, onlara uymak hata olsaydı, söz ve amelleri sağlam olmasaydı, Allah-u Tebarek ve Teala, asla Müslümanlara, onları sevmeyi ve her namazda onlara salâvat getirmeyi emretmezdi. Her gün beş vakit farz namazlarda, Peygamber (s.a.a.)'in yanında Ehl-i Beyt (a.s)'a da salâvat getirmenin farz olması, kıyamet gününe kadar Müslümanların dikkatini Ehl-i Beyt (a.s)’ın Allah'ın indindeki yüce makamlarına çekmek ve onlara uymanın, onların yolunda hareket etmenin gerekliliğini anlatmak için değil de ne içindir?!

5- İnsan (Dehr) Sûresi

"Şüphesiz ki iyiler, karışımı kâfur olan bir kadehten içerler. Bir kaynak ki, Allah’ın kulları ondan içerler ve onu fışkırtarak akıtırlar. Onlar, adaklarını yerine getirirler ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. Kendi canları çektiği halde, yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de bir teşekkür. Biz, asık suratlı, sert bir günden dolayı Rabbimizden korkuyoruz.” Böylece Allah, onları o günün şerrinden korumuş ve onları bir parlaklığa ve bir sevince kavuşturmuştur. Sabretmelerine karşılık da, onları cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerine yaslanmış olarak bulunurlar. Ne yakıcı bir sıcak görürler orada, ne de dondurucu bir soğuk. (Cennet ağaçlarının) Gölgeleri üzerlerine sarkmış ve (meyvelerinin) devşirilmesi kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış. Çevrelerinde gümüşten kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır. Gümüşten billûrlar ki, belli bir ölçüde belirlemişlerdir onları. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir. Oradaki bir pınardan ki, "Selsebil" olarak adlandırılır. Çevrelerinde ölümsüz gençler dolaşır durur. Onları gördüğünde, saçılmış inciler sanırsın. Nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Üzerlerinde ipekten ince ve kalın yeşil elbiseler vardır; gümüşten bileziklerle de bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir içki içirmiştir. Bu, sizin için bir mükâfattır ve gayretiniz karşılığını bulmuştur."

(İnsan Sûresi: 5-22)

Hiç kuşkusuz, bu ayetlerde cennet ile müjdelenen Ehl-i Beyt’tir. Onlara uyan ve onların yolunda hareket eden kimseler de onlarla birlikte mahşur olur.

Zemahşerî, bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor:

“İbn-i Abbas (r.a) nakletmiştir: “Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuşlardı. Hz. Peygamber (s.a.a) ashaptan bir grup ile birlikte onları görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasında: “Ey Ebe'l-Hasan, çocuklarının şifası için bir adak ada." buyurdular. Ali (a.s), Fatıma (a.s) ve hizmetçileri Fizze, her üçü, "Hasan ve Hüseyin (a.s) şifa bulurlarsa, üç gün oruç tutacağız." diye nezrettiler. Hasan ve Hüseyin (a.s) şifa buldular. Fakat o günlerde evlerinde yiyecek herhangi bir şey yoktu. Ali (a.s), Şem’un isimli bir Yahudiden üç sa' miktarında arpa borç aldı. Hz. Fatıma (a.s) onun bir sa'ını öğütüp kendi sayılarınca beş adet ekmek pişirdi. Onları iftar vakti yemek için önlerine koydukları sırada, bir dilenci kapının önünde durup şöyle seslendi: “Selâm olsun size Ey Muhammed’in Ehl-i Beyt'i! Ben bir fakirim; bana yiyecek verin, Allah size cennet sofralarından yedirsin." Bunun üzerine, hepsi fedakârlık edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla iftar edip o geceyi öylece sabahladılar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Akşam vakti sofra başına oturup iftar edecekleri sırada, bu sefer bir yetim kapıya gelip yiyecek istedi. Onlar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldılar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir  gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarlıklarını ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali (a.s), Hasan ve Hüseyin (a.s)’ın ellerinden tutup Hz. Peygamber (s.a.a)'in huzuruna geldiler. Hz. Peygamber, onları açlıktan titrer halde görünce şöyle buyurdu: “Sizi bu halde görmek bana çok ağır geliyor.” Daha sonra onlarla beraber Fatıma (a.s)'ın evine geldiler. Hz. Peygamber kızı Fatıma (a.s)'ı mihrabında açlıktan karnı vücuduna yapışmış ve gözleri çukurlaşmış bir halde gördü. Bu manzara, Peygamber'i çok üzdü. Bu sırada Cebrail (a.s) nazil oldu ve: “Ey Muhammed! Allah böyle Ehl-i Beyt'ten dolayı seni müjdeliyor.” dedi ve İnsan Sûresini Peygamber (s.a.a)’e okudu."[21]

Bu husustaki hadislerin ifadelerinde biraz değişiklik olmasına rağmen hepsi, bu ayetlerin, Ali (a.s), Fatıma (a.s) Hasan (a.s) ve Hüseyin (a.s)'ın hakkında nazil olduğunu açıkça ortaya koymaktadırlar. Ehl-i Beyt İmamlarından da bu hususta birçok hadis nakledilmiştir.

Bu ayetler, Ehl-i Beyt (a.s)'ın, Allah’ın “ebrar=iyiler" olarak nitelendirdiği kulları olduğunu bildirmekte ve onları cennetle müjdelemektedir.

Özel Olarak Hz. Ali (a.s) Hakkında İnen Ayetler

Çocukluk zamanından Hz. Peygamber (s.a.a)'in evinde ve onun gözetimi ve eğitimi altında büyüyüp gelişen, onun ahlakıyla ahlaklanan, daha on yaşındayken Peygamber'e iman ederek onu tasdik eden, ona uyan, daha sonralar da Bedir, Uhud, Huneyn, Ahzap, Hayber, Zat'us-Selasil ve İslâm ordusunun zafere ulaştığı bütün savaşlarda onun kahraman askeri ve yiğit kumandanı olan Hz. İmam Ali (a.s) hakkında Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet nazil olmuştur.

Kur’an ayetlerinin nazil olma sebepleriyle iligili bir araştırma yaparsak, tüm Ehl-i Beyt (a.s) hakkında inen ayetlerin dışında, özel olarak Müminlerin Emiri Hz. İmam Ali (a.s) hakkında, kendisinin faziletlerinden bahseden birçok ayetin inmiş olduğunu göreceğiz. Bu ayetleri şöyle tasnif etmek mümkündür:

a) Cesareti, kahramanlığı ve Allah yolunda fedakârlığıyla ilgili ayetler.

b) Düşmanların zulüm ve alaylarına karşı sabrını, direncini anlatan ayetler.

c) Takvası, ameli, başkalarına iyilik ve ihsanı ve müminler üzerindeki velâyetinden söz eden ayetler.

Biz bu ayetlerden bazılarını örnek olarak zikredeceğiz:

1- Velâyet Ayeti

“Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun Resulü ve namaz kılarken rüku halinde zekat veren müminlerdir. Kim Allah’ı, O'nun Resulü'nü ve sözü edilen müminleri veli edinirse, hiç şüphesiz, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır."

(Maide Sûresi: 55-56)

Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle diyor:

“Bu ayet Ali -kerremellahu vecheh- hakkında nazil olmuştur. Hz. Ali namazda, rüku halindeyken bir dilenci ondan yardım istemiş, o da küçük parmağında olan yüzüğünü ona vermiştir. Açıktır ki, namaz halinde yüzüğü parmağından çıkarıp vermesi, namazına zarar verecek derecede çok bir işi gerektirmemektedir. Eğer birisi; "Bu ayette zamir çoğul olarak kullanılmıştır. O halde, bu ayet nasıl yalnızca Hz. Ali’ye mahsus olabilir?" derse, cevabında deriz ki: “Bu ayetin tek bir kişinin hakkında nazil olmasına rağmen ondaki zamirin çoğul olarak kullanılması, başkalarını da bu gibi amellere teşvik etmek, fakirlere yardım etme ve ihsanda bulunma konusunda müminlerde rağbet oluşturmak içindir.”[22]

Vahidî de, Esbab'ün-Nüzul adlı kitabında, bu ayetin nazil olma sebebini şöyle açıklıyor: “Bu ayetin sonu, Ali b. Ebî Talip (a.s) hakkındadır. Zira o, namazının rükuunda yüzüğünü fakire bağışlamıştır.”[23]

Bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu, diğer birçok tefsir ve hadis kitabında da zikredilmiştir. Biz, sözün çok fazla uzamaması için onların hepsini nakletmekten vazgeçtik.

2- Tebliğ Ayeti

“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirilen emri insanlara ilet. Eğer yapmazsan, O'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur..."[24]

(Maide Sûresi: 67)

"Tebliğ Ayeti" diye bilinen bu ayet-i kerime, Hz. Peygamber (s.a.a), son haccı olan Veda Haccı'ndan  Medine’ye döndüğü zaman, zilhicce ayının on sekizinci günü Gadir-i Hum'da nazil oldu.[25] Peygamber (s.a.a),  Cuhfe'ye[26] vardıklarında “Gadir-i Hum” denilen yerde durdular[27] ve geride kalanlar kendilerine ulaşıncaya, önde gidenler de geriye dönünceye kadar orada beklediler.[28] Ashabını oradaki ağaçların altında dağınık bir şekilde oturmaktan nehyettiler ve bazılarını da o ağaçların altındaki dikenleri temizlemeye gönderdiler.[29] Daha sonra halkı namaz kılmaya davet ederek şiddetli sıcağın altında öğle namazını kıldılar. Sonra ayağa kalkıp hutbe okuyarak Allah’a hamd ve sena ettikten ve halka vaaz ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdular:

“Benim Allah tarafından davet edilip de icabet etme zamanın yaklaşmıştır. Şüphesiz ki, ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuzdur. Öyleyse şimdi siz ne diyorsunuz?”

Müslümanlar şöyle dediler: “Biz şahadet ediyoruz ki, sen Allah’ın emirlerini ve İslâm’ın hükümlerini insanlara tebliğ ettin; nasihat ve öğütte bulundun. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.”

Sonra Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Siz, Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şahadet ediyor musunuz?"

“Bütün bunlara şahadet ediyoruz." dediler.

Hz. Peygamber (s.a.a.): “Allah'ım, sen şahit ol.” buyurdular ve: “Acaba (benim söylediklerimi) iştiyor musunuz?” diye sordular.

“Evet işitiyoruz.” dediler.

O zaman şöyle buyurdular:

“Ey insanlar! Ben sizden önce (Kevser Havuzu başında) hazır olacağım ve siz havuz başında benim yanıma geleceksiniz. O havuzun genişliği, Busra[30] ile San’a arası kadardır. O havuzda, gökteki yıldızlar kadar gümüş kadehler vardır. Orada, ben iki değerli ve kıymetli emanetim hakkında sizi sorguya çekeceğim. O halde onlara karşı benden sonra nasıl davranacağınıza dikkat edin."

Birisi: “Ya Resulullah! O iki değerli emanetin nedir?” diye sordu.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Onlardan biri, Allah’ın kitabı Kur’an’dır ki, onun bir ucu Allah’ın elinde, bir ucu da sizin elinizdedir; ona sarılın ve ondan asla ayrılmayın. Diğeri de, benim öz akrabalarımdan olan Ehl-i Beytimdir. Latif ve Habir olan Allah bana bildirmiştir ki, o ikisi havuzun başında bana ulaşıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklar. Ben de Rabbimden onlar için bunu istedim. Öyleyse ey insanlar, onlardan öne geçmeyin, yoksa helâk olursunuz; onlardan geri de kalmayın, yoksa yine helâk olursunuz; onlara bir şey öğretmeye de kalkışmayın; çünkü onlar sizden çok daha bilgilidirler."[31]

Sonra şöyle buyurdular:

“Acaba benim müminlere karşı onların kendilerinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?”

“Evet, biliyoruz ya Resulullah!” dediler.

Daha sonra şöyle buyurdular:

“Acaba benim her mümine karşı kendisinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz veya buna tanıklık etmiyor musunuz?”

“Evet, buna tanıklık ediyoruz ya Resulullah!”[32]

Sonra Ali b. Ebî Talib'in (a.s) elinden tutup yukarıya kaldırdı. Öyle ki her ikisinin koltuk altlarının beyazlığı göründü.[33] Sonra şöyle buyurdular:

“Ey insanlar! Allah benim mevlâmdır, ben de sizin mevlânızım[34] ve ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol,[35] ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak,[36] onu seveni sev, ona buğzedene buğzet."[37]

Sonra şöyle buyurdular: "Allah'ım, şahit ol!"[38]

Hz. Peygamber (s.a.a) ile Hz. Ali (a.s) henüz birbirlerinden ayrılmamışlardı ki, Allah (c.c) tarafından şu ayet nazil oldu:

“Bugün dininizi size kâmil ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve İslâm’ı size din olarak beğendim."

(Maide Suersi: 3)

Bunun [RS1] üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular:

"Allahu Ekber! Dini kâmil ettiği, nimeti tamamladığı, benim peygamberliğime ve Ali’nin velâyet ve imametine razı olduğu için Allah'ı ulularım.”[39]

Yüce Allah'ın kendilerinden her türlü pisliği giderdiği bu temiz soyun yüceliği, büyüklüğü ve üstün makamlarından bahseden birçok ayet daha vardır ki, onların hepsine değinmek sözün uzamasına yol açar. Bu yüzden bu ayetleri geniş bir şekilde incelemek isteyenler tefsir, menakıb, hadis ve tarih kitaplarına müracaat edebilirler.

Biz burada, yine özel olarak Hz. Ali (a.s)'ın hakkında inen ayetlerden birkaçına daha işaret etmekle yetiniyoruz:

1- “(Ey Peygamber!) Sen ancak bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderi vardır.”

(Ra’d Sûresi: 7)

Şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.a) elini göğsüne koyup şöyle buyurdu: “Benim vazifem uyarıp korkutmaktır, ve her kavmin bir hidayet önderi vardır.” Sora Hz. Ali (a.s)’a işaret ederek şöyle buyurdu: “Hidayet önderi sensin ya Ali! Benden sonra hidayet arayanlar seninle hidayeti bulacaklar.”[40]

Bu hadisi Taberî, Fahr-i Razî  ve Suyutî kendi tefsirlerinde nakletmişlerdir.

2- “İman etmiş olan (mümin) kimse, yoldan çıkmış olan (fasık) kimse gibi olur mu hiç? Elbette bir olmazlar.”

(Secde Sûresi: 18)

Bu ayeti tefsir edenler, “mümin"den maksat, Hz. Ali (a.s); “fasık”tan maksat ise Velid b. Ukbe’dir, demişlerdir. [41]

3- "Acaba Rabbinden apaçık bir delile sahip bulunan, onu yine ondan bir şahit izleyen (...) kimse mi (yalanlanacak)?"

(Hûd Sûresi: 17)

Ayette zikredilen “Rabbinden apaçık bir delile sahip bulunan" kimse, Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a); "onu izleyen şahit" ise Hz. Ali (a.s)'dır.[42]

4- “... şüphesiz ki Allah onun (Peygamber'in) dostudur, Cebrail ve müminlerin salihi de...”

(Tahrim Sûresi: 4)

Müfessirler ve hadis alimlerine göre bu ayyetteki “müminlerin salihi” olarak zikredilen kimse, Hz. Ali b. Ebî Talip (a.s)'dır.[43]

5- “Belleyip kavrayan kulak da onu bellesin.”

(Hakka Sûresi: 12)

Hz. Peygamber (s.a.a), bu ayeti okuduğunda Hz. Ali (a.s)’a bakarak şöyle buyurdu: “Allah’tan istedim ki bu belleyip kavrayan kulak senin kulağın olsun.” Hz. Ali (a.s) şöyle diyor: "(Ondan sonra) Hz. Peygamber (s.a.a)'den duyduğum hiçbir şeyi unutmadım.”

Bu hadisi Taberî kendi tefsirinde, Zemahşerî Keşşaf’ta, Suyutî ed-Dürr'ül-Mensur’da bu ayetin tefsirinde zikretmişlerdir. Hadis aşağıdaki kitaplarda da nakledilmiştir.[44]

Vahidî, Esbab'ün-Nüzul adlı kitabında Bureyd’den şöyle bir hadis naklediyor:

“Hz. Resulullah, Hz. Ali’ye hitap ederek şöyle dedi: “Allah-u Teala, seni kendime yaklaştırıp asla uzaklaştırmamamı ve sana öğretmemi emretmiştir. Senin de belleyip kavraman gerekmektedir. Hiç kuşkusuz, Allah senin  belleyip kavramanı sağlayacaktır.” İşte o zaman “Belleyip kavrayan kulak da onu bellesin.” ayeti nazil oldu.”

6- “Şüphe yok ki Rahman, iman edenler ve iyi işlerde bulunanlara karşı (gönüllerde) bir sevgi bırakacaktır.”

(Meryem Sûresi: 96)

Hz. Peygamber (s.a.a), Ali (a.s)'a buyurdu: “Ya Ali, de ki: Allah'ım, benim için kendi katında bir ahit kıl ve müminlerin kalbinde bana karşı bir sevgi bırak.”

Bu hadis Zemahşerî Keşşaf'ta, Suyutî ed-Dürr'ül-Mensur'da mezkur ayetin tefsirinde nakletmişlerdir. Aynı hadis aşağıdaki kitaplarda da nakledilmiştir.[45]

7- “İman edenler ve iyi işlerde bulunanlarsa, işte onlardır yaratılmışların en hayırlıları.” (Beyyine Sûresi: 7)

Hz. Peygamber (s.a.a), Ali (a.s)’a şöyle buyurdu: “Ya Ali! Ayette sözü edilen kişiler, sen ve senin Şiilerindir."

Hadis, Taberî Tefsiri’nde nakledilmiştir. Suyutî de bu hadisi ed-Dürr'ül-Mensur'da çeşitli senetlerle naklettikten sonra şunları ekliyor: “Ne zaman Ali (a.s) gelse, Hz. Peygamber (s.a.a)’in ashabı; “İnsanların en hayırlısı geldi.” diyorlardı."

Aynı hadis, es-Savaik'ul-Muhrika, s. 96 ve Nur'ul-Ebsar, s. 70 ve 101’de de nakledilmiştir.

8- “Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden gibi mi saydınız?...”

(Tevbe Sûresi: 19)

Hacılara su dağıtma ve Mescid-i Haram'ı onarma işiyle uğraşanlardan maksat, Abbas ve Talha’dır. İman edenden maksat ise, Hz. Ali (a.s)'dır.[46]

Bu konuda başka ayetler de vardır. Ama biz sözün uzamaması için bu kadarıyla yetiniyoruz.

 



[1]- Tirmizî, "Menakıb-ı Ehl-i Beyt" adlı eserinde (c. 2, s. 308) Ömer b. Ebî Seleme'den şöyle naklediyor: “Tathir Ayeti, Ümmü Seleme’nin evinde nazil olduğunda Peygamber (s.a.a); Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Ali'yi çağırarak onların üzerine bir aba örttü ve şöyle buyurdu: “Allah'ım, bunlar benim Ehl-i Beytimdir; onlardan her çeşit pisliği ve kötülüğü gider ve onları tertemiz kıl.” O sırada Ümmü Seleme; “Ya Resulallah! Ben de onlarla birlikte miyim?” diye sordu. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Sen kendi mevkine sahipsin ve hayır üzeresin.”

[2]- Bu hadis, Gayet'ül-Meram'da Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'den üç senet ile Ümmü Seleme’den nakledilmiştir. Aynı hadis, Salebî Tefsiri'nden de nakledilmiştir. Salebî Tefsiri'nde, İbn-i Merdeveyh ve Hatib’in de, aynı hadisi az bir ifade değişikliğiyle, Ebu Said-i Hudrî'den naklettikleri geçer. Bkz. Allame Tabatabaî, el-Mizan Tefsiri, Tathir Ayetinin tefsiri.

[3]- Bu hadisi İbn-i Cerir, İbn-i Ebî Hatem ve Taberanî, Ebu Said-i Hudrî’den nakletmişlerdir. Aynı hadisi “Gayet'ul-Meram” Salebî Tefsiri'nden naklederek şöyle diyor: “Bu hadisi Tirmizî kendi “Sünen”inde nakletmiş ve onun sahih bir hadis olduğunu vurgulamıştır. Yine bu hadisi İbn-i Cerir, İbn-i Münzir ve Hakim de doğrulamış, İbn-i Merdeveyh ve Beyhakî de kendi "Sünen"lerinde bu hadisi Ümmü Seleme’den nakletmişlerdir. Bkz. el-Mizan Tefsiri.

[4]- Bu hadisi İbn-i Merdeveyh, İbn-i Ebî Şeybe’den, Ahmed b. Hanbel’den ve Tirmizî’den nakletmiş ve hasen olduğunu söylemiştir. Taberanî’den ve Hakim’den de naklederek onların bu hadisi sahih saydıklarını kaydetmiştir. İbn-i Merdeveyh, aynı hadisi Enes’ten de nakletmiştir. Bkz. Allame Tabatabaî, el-Mizan Tefsiri, Tathir Ayetinin tefsiri.

[5]- Cami’ul-Usul, c. 9, s. 156. Bu hadisi Sahih-i Tirmizî ve Enes b. Malik’ten şöyle naklediyor: “Tathir Ayeti nazil olduğunda, Peygamber (s.a.a) ne zaman namaza gitmek isteseydi, Fatıma (a.s)’ın kapısının önünde durur ve şöyle seslenirdi: “Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Allah yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kötülüğü ve pisliği gidermek istiyor.”

[6]- Fazl-u Âl’ül-Beyt, s. 21, Takıyyuddin Ahmed b. Ali Mukrizî.

[7]- Tefsir-i Kebir, Fahr-i Razî, Şûra Sûresi, 23. ayetin tefsiri.

[8]- Gayet’ul-Meram, Şûra Sûresi, 23. ayetin tefsiri.

[9]- Hîf, Mekke’de Ebu Kubeys dağının arkasında yer alan Cebel-i Esved’deki bir beyaz noktanın adıdır. Mukaddes Hîf Mescidi’nin ismi de buradan alınmıştır.

[10]- Tefsiri-i Kebir, Fahr-i Razî, Şûra Sûresi, 23. ayetin tefsiri.

[11]- Muhibbuddin Taberî, Zehair’ul-Ukba Fî Menakıb-ı Zevi’l-Kurba, s. 25.

[12]- Bu hadis aşağıdaki kaynaklarda biraz farkla nakledilmiştir: Suyutî, İhya’ül-Meyt Bi Fezail-i Ehl’il-Beyt, s. 8; Suyutî, ed-Dürr’ül-Mensur, c. 6, s. 7; Taberanî, el-Mu’cem’ül-Kebir, Müsned-i İmam Hasan, c. 1, s. 125; Heysemî, Mecma’üz-Zevaid, c. 9, s. 168; Taberî, Zehair’ul-Ukba, s. 25; İbn-i Sabbağ Malikî, el-Füsul’ül-Mühimme, s. 29; Kurtubî, el-Camiu Li Ahkam’il-Kur’an, c. 16, s. 21-22.

[13]- Necran Hıristiyanlarının heyeti üç kişiden oluşmuştu. Bunlardan biri, “Âkıb” lakabını taşıyan “Abdulmesih” idi ki bu zat heyetin başkanı idi. Diğeri, “Seyyid” vasfını taşıyan “Eyhem”; üçüncüsü ise “Ebu Hatem b. Alkame” isimli papazdı. İbn-i Sabbağ Malikî, el-Füsul’ül-Mühimme, Mukaddime.

[14] - Zemahşerî, Tefsirinde şöyle diyor: “Mübahele” kelimesi “Behele” maddesinden olup lügatta “lânet etmek” manasına gelmektedir. Daha sonra bu kelimeyi “her çeşit dua etmek” manasında da kullanmışlardır; lânet ve beddua olmasa bile.

[15]- “Ashab-ı Kisa” Hz. Peygamberin (s.a.a) abasının altında bir araya gelen ve haklarında Tathir Ayeti nazil olan kimselere denmektedir ve onlar, Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Bu ayetin açıklaması daha önce geçmişti.

[16]- Zemahşerî, Tefsir-i Keşşaf, Al-i İmran Sûresi, 61. ayet.

[17]- Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir, Al-i İmran Sûresi, 61. ayet (Mübahele Ayeti).

[18]- Ayet-i kerimedeki “Peygamber’e salâvat getirin” emrine işaret ediliyor. “Usul-ü Fıkıh” bilginleri, emrin farza delâlet edip etmediği hususunda şunları söylüyorlar: “Kur’an’da ve hadislerde kullanılan emirler, müstehabba delâlet ettiğine dair bir delil olmadığı takdirde, emrolunan şeyin farz olduğunu ifade ederler.”

[19]- Allame Tabatabaî, el-Mizan Tefsiri.

[20]- Şia’nın büyük fakihlerinden ve Hicrî 7. yüzyılın büyük şahsiyetlerinden olan Muhakkık Hillî (r.a), “Şerail’ul-İslâm” adlı kitabında, namazın farzlarını saydığında şöyle diyor: “Namazın farzlarından yedincisi, “Teşehhüd”dür. Teşehhüd okumak iki rekatlı namazlarda bir defa, üç ve dört rekatlı namazlarda ise iki defa farzdır. Eğer bile bile teşehhüdü okumazsa, namazı batıl olur. Teşehhüdde de beş şey farzdır: Teşehhüdü okuyacak kadar oturmak, Allah’ın birliğine ve Peygamber’in risaletine tanıklık etmek ve Peygamber’e ve Peygamber’in Ehl-i Betine salâvat getirmek.” Bkz. Şerail’ul-İslâm, c. 1, kitab-ı salât.

[21]- Zemahşerî, Tefsir-i Keşşaf, İnsan Sûresi’nin tefsiri. Aynı hadisi Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir’inde Keşşaf’tan ve Vahidî’den nakletmiştir. Tabersî de bu hadisi “Mecma’ul-Beyan” adlı tefsirinde nakletmiştir.

[22]- Zemahşerî, Tefsir-i Keşşaf, Maide Sûresi, 55 ve 56. ayetlerin tefsiri.

[23]- Vahidî, Esbab-ı Nüzul, Maide Sûresi, 55. ayet.

[24]- Hakim Heskani “Şevahid-üt Tenzil” adlı kitabında (c.1,s.190 Beyrut baskısı, Hicri – Kamir 1393) Abdullah b. Ebi Evfa’dan şöyle rivayet edilmiştir. “Ben Gadir-i Hum günü, kendi kulağımla duydum ki Hz. Peygamber (s.a.a) (Ya eyyüherresul belliğ...) ayetinin okuduktan sonra iki elini koltuklarının altının beyazlığı görünecek şekilde yukarı kaldırdı ve şöyle buyurdu: ayetinin okuduktan sonra iki elini koltuklarının altının beyazlığı görünecek

“(Ey halk) bilin ki, ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun Mevlâsıdır...” Yine Vahidi, Esbab-ı Nüzul” kitabına; (s.135) ve Suyuti “Ed Dürr-ul Mensur” adlı kitabında, (c.2, s.198) Ebi Said-el Hudri’den şöyle nakletmişlerdir:

“Ya Eyyüherresul b o elliğ ma unzile...” ayeti Ali b. Ebu Talip (a.s) hakkında nazil luştur.)

[25] -Mecma-üz Zevaid c.9, s.163-165;  (Şevahid-üt Tenzil, Hakim Haskani c.1, s.192-193)

[26] bu bölge Medine, Mısır. Ve Şam yollarının bir birinden ayrıldığı yerdi (Mecma-ül Büldan kitabı “Cuhfe” maddesi).

[27] -Mecma-üz Zevaid c.9, s.163- 165, ibn-i kesir, s.5, s.109-713

[28] - İbn-i kesir tarihi, c.5, s.213

[29] (Mecma-üz- Zevaid, İbn-i Kesir tarihinin de ibaresi bu ibareye yakındır. (c.5, s.209)

[30] (Şam veya Bağdat yakınlarında bir kasaba)

[31] -(Mecma-üz Zevaid. Bu hadisin bazı ölümleri Hakim’in Müstedrek’inde (c.3, s.109-110) ve İbn-i Kesir’in tarihinde (c.5, s.209) nakledilmiştir.) 

[32] (Musned-i Ahmed c.4, s.281-368-370), İbn-i Kesir (c.5, s.204-212).

[33] (Meusned-i Ahmed c.1, s.118-119, Sünen-i İbn-i Mace c.1, s.43 hadis 116, İbn-i Kesir, c.5, s.109.

[34] (Şevahid-ut Tenzil, Hakim Haskani, c.1, s.191, İbn-i Kesir, c.5, s.209)

[35] (Musned-i Ahmed c.1, s.118-119, c.4, s.281, 370, 372, 373, c.5, s.347, İbn-i Kesir tarihi c.5, s.204, 201, 213) İbn-i Kesir, Tarih'inde şunu da eklemiştir: “Ben Zeyd’e dedim ki, acaba sen kendin bunu Peygamberden işittin mi? “Zeyd” cevabında dedi ki: “O ağaçların altında olan herkes, Peygamberi o halde gördü ve o sözleri kendi kulağı ile işitti. “Sonra İb-ni Kesir sözlerine şöyle devam ediyor: “Şeyhimiz Ebu Abdullah Zehebi “Bu sahih bir hadistir” dedi.

[36] (Musned-i Ahmed c.1, s.118-119, Mecma-üz Zevaid, c.1, s.193, İbn-i Kesir tarihi, c.5, s.210-211).

[37]- Şevahid-üt Tenzil, c.1, s.210-211.

[39]-Hakim Haskani Şevahid-ut Tenzil de, c.1, s.157-158. Bunu Ebu Said Hudri’den nakletmiştir. Ve s. 158’de Ebu Hreyre’den rivayet etmiştir. Aynı rivayet İbn-i Kesir, c.5, s.214 de özet bir şekilde nakletmiştir.

[40] -Müstedrek-i Sahihayn c.3, s.129, Kenz-ül Ummal c.6, s.157.

[41]-Bunu ibn-i Cerir Taber tefsirinde; Suyuti, Ed Durr-ül Mensur’da Keşşaf’ta Zemahşerî, Vahidi Esbab-ı Nuzul s.263’de, nakletmiş ve yine bu hadis Tarih-i Bağdad ve Erriyaz-un Nezire’de zikredilmiştir.

[42] (Kenz’ül- Ummal c.1, s.251, Suyuti “Ed Dur’ül Mensur” da, Fahri Razi “tefsir-i Kebirinde bu ayeti yukarıdaki şekilde tefsir etmişlerdir.)

[43]- Suyuti “Ed Durrül- Mensur’da bu ayetin tefsirinde, Kenz-ül Ummal c.1, s.237, Feth-ul Bari c.13, s.27, Mecmeuz- Zevaid c.9, s.18-94 de bu konuyla ilgili hadis mevcuttur.)

[44]- Mecma-uz Zevaid, c.9, s.131, Kenz-ül Ummal, c.6, s.408,

[45] - Mecma-uz Zevaid c.9, s.125, Er Riyazun Nezire, c.2, s.207, Es Sevaik-ul Muhrika, s.102.

[46]- Esbab-ı Nüzul, Vahidi, s.182, Taberi, Fahr-i Razi ve Suyuti’de bunu kendi tefsirlerin de keydetmişlerdir.